üstad etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
üstad etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cuma, Mayıs 25
Cumartesi, Mart 17
Büyük Doğu Dergisi
Star gazetesi gerçekten muazzam bir işe imza atıyor. Büyük Doğu dergisini her Cumartesi orjinal haliyle verecek. Kazın ayağı bu güzel dergiye saygı olmasada meraklıları için güzel bir fırsat. Son olarak Üstad Necip Fazıl'ı son günlerde sık sık dillerine dolayan akp lilere lütfen kanmayın. Üstadın fikriyatı ile akp tabanı asla uyuşmamaktadır. Oy avcılığına izin vermeyin.
Etiketler:
büyük doğu,
star gazete,
üstad
Pazartesi, Mart 12
İstiklal Marşı Arefesinden Dönen Marş

Necip Fazıl, O ve Ben adlı eserinde bu konuyu şöyle anlatıyor :
İstifamdan da bir yıl evvel, benden bir «Millî Marş» istenmişti. Akif in İstiklâl Marşı beğenilmiyor, bunun yerine bir Millî Marş isteniyordu. Hattâ (Ulus) gazetesi bu maksatla bir de müsabaka açmıştı. Demişlerdi ki baş alâkalısına:
- Bunu yazsa yazsa Necip Fazıl yazabilir; ama bir garip adamdır, yazmaz!
Ve bana teklif edilmişti. Ben de:
- Akif'in ruhuna ve eserine hürmetim var... Fakat içinde hiçbir hâs isim geçmemek ve kendi anlayışıma göre yazmak şartiyle, milletimden aldığım heyecanı böyle bir marş içinde billûrlaştırmak isterim. Razı mısınız?
Öyleyse durdurun müsabakayı!
- Pek güzel!..Demişler ve müsabakayı durdurmuşlardı.
Bu vesileyle «Büyük Doğu Marşı» meydana gelmişti.
«Doğsun Büyük Doğu benden doğarak...»
Ve yukarılarda:
«Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun;
Nur yolu izinden git, Kılavuzun!"
O zaman kimse bana:
- Bu kılavuz kimdir? Diye sormamıştı.
Sorsalardı:
- Mücerret kılavuz... Millet öncüsü... Diyecektim ve yalan olmıyacaktı.
Halbuki «kılavuz» bende, majüskülle yazılı müşahhas bir delâletti; ve isteyen, onu, istediğine yakıştırmakta serbestti.
Benim «Kılâvuz»um, zaman ve mekân boyunca tek rehber, Kâinatın Efendisi...
Fakat Devlet Reisinin hastalanması ve peşinden ölmesi, marşın kendisine gösterilmesine engel olmuş; ve böylece manzume, «Büyük Doğu Marşı» ismiyle bana kalmış, üstelik «Büyük Doğu» ismini doğurmuştu.
Nelerden neler doğuyor; ve neler nelere vesile oluyor. İşte Beylerbeyindeki yalı arsasında, Efendimin yanıbaşındayım!..
Ve yepyeni bir yolda...
BÜYÜK DOĞU MARŞI
Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!
Avlanır, kim sana atarsa kement,
Ezel kuşatılmaz, çevrilmez ebet.
Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!
Yürü altın nesli, o tunç Oğuz'un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.
Nur yolu izinden git, KILAVUZ'un!
Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun!
Yürü altın nesli, o tunç Oğuz'un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.
Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!
Şahit ol, ey-kılıç, kalem ve orak!
Doğsun BÜYÜK DOĞU, benden doğarak!
Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak
(1938)
Etiketler:
istiklal marşı,
üstad
Perşembe, Mayıs 26
Necip Fazıl Kısakürek ; Edebiyatçıdan Daha Ötesi

26 Mayıs 1904 ,İstanbul - 25 Mayıs 1983, İstanbul
Beni zaman kuşatmış, mekan kelepçelemiş;
Ne sanattır ki, her şey, her şeyi peçelemiş...
Perde perde veralar, ışık başka, nur başka;
Bir anlık visal başka, kesiksiz huzur başka.
Renk, koku, ses ve şekil, ötelerden haberci;
Hayat mı bu sürdüğün, kabuğundan, ezberci?
Yoksa göz, görüyorum sanmanın öksesi mi?
Fezada dipsiz sükut, duyulmazın sesi mi?
Rabbim, Rabbim, Yüce Rab, âlemlerin Rabbi, sen!
Sana yönelsin diye icad eden kalbi, sen!
Senden uzaklık ateş, sana yakınlık ateş!
Azap var mı alemde fikir çilesine eş?
Yaşamak zor, ölmek zor, erişmekse zor mu zor?
Çilesiz suratlara tüküresim geliyor!
Evet, ben, bir kapalı hududu aşıyorum;
Ölen ölüyor, bense ölümü yaşıyorum!
Sonsuzu nasıl bulsun, pösteki sayan deli?
Kendini kaybetmek mi, visalin son bedeli?
Mahrem çizgilerine baktıkça örtünen sır;
Belki de benliğinden kaçabilene hazır.
Hatıra küpü, devril, sen de ey hayal, gömül!
Sonu gelmez visalin gayrından vazgeç, gönül!
O visal, can sendeyken canını etmek feda;
Elveda toprak, güneş, anne ve yâr elveda!
Etiketler:
üstad
Perşembe, Eylül 16
İstiklal Marşı Arefesinden Dönen Marş
Necip Fazıl, O ve Ben adlı eserinde bu konuyu şöyle anlatıyor :İstifamdan da bir yıl evvel, benden bir «Millî Marş» istenmişti. Akif in İstiklâl Marşı beğenilmiyor, bunun yerine bir Millî Marş isteniyordu. Hattâ (Ulus) gazetesi bu maksatla bir de müsabaka açmıştı. Demişlerdi ki baş alâkalısına:
- Bunu yazsa yazsa Necip Fazıl yazabilir; ama bir garip adamdır, yazmaz!
Ve bana teklif edilmişti. Ben de:
- Akif'in ruhuna ve eserine hürmetim var... Fakat içinde hiçbir hâs isim geçmemek ve kendi anlayışıma göre yazmak şartiyle, milletimden aldığım heyecanı böyle bir marş içinde billûrlaştırmak isterim. Razı mısınız?
Öyleyse durdurun müsabakayı!
- Pek güzel!..Demişler ve müsabakayı durdurmuşlardı.
Bu vesileyle «Büyük Doğu Marşı» meydana gelmişti.
«Doğsun Büyük Doğu benden doğarak...»
Ve yukarılarda:
«Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun;
Nur yolu izinden git, Kılavuzun!"
O zaman kimse bana:
- Bu kılavuz kimdir? Diye sormamıştı.
Sorsalardı:
- Mücerret kılavuz... Millet öncüsü... Diyecektim ve yalan olmıyacaktı.
Halbuki «kılavuz» bende, majüskülle yazılı müşahhas bir delâletti; ve isteyen, onu, istediğine yakıştırmakta serbestti.
Benim «Kılâvuz»um, zaman ve mekân boyunca tek rehber, Kâinatın Efendisi...
Fakat Devlet Reisinin hastalanması ve peşinden ölmesi, marşın kendisine gösterilmesine engel olmuş; ve böylece manzume, «Büyük Doğu Marşı» ismiyle bana kalmış, üstelik «Büyük Doğu» ismini doğurmuştu.
Nelerden neler doğuyor; ve neler nelere vesile oluyor. İşte Beylerbeyindeki yalı arsasında, Efendimin yanıbaşındayım!..
Ve yepyeni bir yolda...
BÜYÜK DOĞU MARŞI
Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!
Avlanır, kim sana atarsa kement,
Ezel kuşatılmaz, çevrilmez ebet.
Allahın seçtiği kurtulmuş millet!
Güneşten başını göklere yükselt!
Yürü altın nesli, o tunç Oğuz'un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.
Nur yolu izinden git, KILAVUZ'un!
Fethine çık, doğru, güzel, sonsuzun!
Yürü altın nesli, o tunç Oğuz'un!
Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.
Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak!
Şahit ol, ey-kılıç, kalem ve orak!
Doğsun BÜYÜK DOĞU, benden doğarak!
Aynası ufkumun, ateşten bayrak!
Babamın külleri, sen, kara toprak
(1938)
Etiketler:
üstad
Salı, Mayıs 25
Çarşamba, Temmuz 8
Susma... Sustukça...:)
İşte bizim Temel de kendi çapında sıkı bir hazırcevaptır… Üstad’ın yakınına uğrayamaz, ayrı mesele ama, şu fıkra, “ulen Temel sen de az değilsin” dedirten cinstendir… :)
Temel köy yolundan şehre ilerlemektedir, karşıdanda Temel'in köyünden biri Temel'e doğru yaklaşmaktadır...
Köylü: Selamun aleyküm temel.
Temel: Aleyküm selam hocam.
Köylü: Nasılsın inşallah?
Temel: İyiyim hocam sen nasılsın?
Köylü: İyiyim hamdolsun, Temel bak sana bir şey anlatacağım.
Temel: Buyur hocam.
Köylü: Temel, sen bir gün öleceksin. Sevdiklerin, eşin, dostun seni gömecekler. Yeraltı dünyasının bilinmeyen canlıları senin bedenini yiyecekler ve sen toprağa karışacaksın. Sonra bir çiçek olup o toprakta yeşereceksin. İnekler, danalar gelip seni yiyecekler ve gidip kuytu bir köşeye pisleyecekler. Ve ben o pisliğe bakıp diyeceğim ki,'Yaaa Temel, neydin ne oldun'.
Temel: Peki ben sana bir şey anlatabilir miyim?
Köylü: Buyur Temel.
Temel: Bak, sen bir gün öleceksin. Sevdiklerin, eşin, dostun seni gömecekler. Yeraltı dünyasının bilinmeyen canlıları senin bedenini yiyecekler ve sen toprağa karışacaksın. Sonra bir çiçek olup o toprakta yeşereceksin. İnekler, danalar gelip seni yiyecekler ve gidip kuytu bir köşeye pisleyecekler. Ve ben o pisliğe bakıp diyeceğim ki,
'Yaaa hocam, hiç değişmemişsin'.
ben seneler önce hep sustum... hep susardım... hep suskundum... Anadolu Lisesi'nin şımarık çocuklarının bozmaya meyilli tavırlarına çoook maruz kaldım. önce onlara kızdım. benim yetiştiğim ortamda insanları üzmeye çalışmak, kendilerini kötü hissetmelerini sağlamak gibi abuk düşünceler yoktu... biz hep kırmamaya alıştırıldık... üzmeyecektik ki sonra bir gün biz de başkaları tarafından üzülmeyelim... o yüzden hep sustum, şaşırdım... kalakaldım öylece... içime doğru haykırdım ben... sonra kendime kızmaya başladım... "niye sustun ki ???" gibi cümleler artık kendime kestiğim faturalar ve ardından da cezalara dönüşmeye başladı... suçluydum çünkü susmuştum... onlara göre susmam söyleyecek birşeyim olmadığı manası taşıyordu... yani bu da onları haklı çıkarıp kendilerini çok daha üstün hissetmelerini sağlıyordu... benim tercihime onlar zafiyet diyorlardı... keşke Tunç'un başlattığı Faili Meçhul Kıyak oyunundan ibaret olsaydı yaşam ama olmuyor işte... sonra baktım ki hazırcevap olmak kavga etmeniz manasına gelmiyor sadece sizin de söyleyecek birşeyleriniz olduğunu bu şekilde ifade ediyorsunuz... tabi cevap vermeye başladıkça ve bunu mümkün olduğu kadar da kırmadan yapmaya çalıştıkça hayat daha yaşanılabilir bi hal almaya başlıyor kanımca...
bu aradaaaaa! Faili Meçhul bir kıyak geçerek başlamanızı öneriyorum gününüze... :) oyunu ilk kez duyuyorsanız, bir bakın derim ben... hiç fena değil...
bakın nasıl iyi hissedeceksiniz kendinizi.... daima gülümseten ve çooook kıyak bir hayat dileklerimleee derken aslında biraz olayları karıştırdığımın ve de azbuçuk uyku modunda yazmanın verdiği bir saçmalıkla halen devam ettiğimin farkına da yeni varmış bulunmaktayım.... :) ama geçti artık...gönderiyorum.... gön-der-dimmmm...
Etiketler:
faili meçhul kıyak,
fıkra,
üstad
Perşembe, Ocak 8
Pazartesi, Kasım 17
Canım İstanbul
Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüzgar onda, onda misale.
İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım...
İstanbul,
İstanbul...
Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?..
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...
O manayı bul da bul!
İlle Istanbul'da bul!
İstanbul,
İstanbul...
Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir "Katibim" i...
Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul,
İstanbul...
Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...
Gecesi sünbül kokan
Türkçesi bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul...
Necip Fazıl KISAKÜREK
Etiketler:
üstad
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


