hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumartesi, Mayıs 4
Bir Resim Bin Acı
Şanlıurfa'da yurda kaçak giriş yapmak isteyen silahlı Suriyeliler'le çıkan çatışmada şehit olan polis memuru Ferhat Avcı ve 3 yaşındaki oğlu Mustafa'nın elindeki lolipopla babasına bakması.
Etiketler:
hayat,
hayata dair,
şehit
Cumartesi, Mart 17
...

“Adana’nın Seyhan ilçesinde iki çocuk annesi Emine Akçay, eşi işsiz kalınca sefalete düştü. Ne yiyecekleri bir lokma ekmek, ne de ısınacakları kömür vardı. Yoksulluk canına tak etti. Soğuktan titreşen çocukları ısınsın diye saç kurutma makinesini açtı, yan odada kendini astı.”
“Eşi iftarda ‘yemek yok’ deyince kendini astı. El arabası ile sebze satan Hacı Oruç, iftar için evine döndü... Eşine ne yemek yaptığını sorduğunda, ‘Yemek yapacak bir şey yoktu, yemek yok’ yanıtını alınca kendini asarak canına kıydı...”
“Henüz 2.5 aylıkken ‘açlıktan öldüğü’ haberi basına yansıyınca Samsun Emniyeti’nin ” Polis raporuna açlıktan ölüm sehven yazılmıştır” açıklamasının, gerçeği yansıtmadığı ortaya çıktı. Raporu hazırlayan polisin ‘sürgün’ edilmesine de yol açan olayla ilgili hastane raporunda, Kübra bebeğin ‘açlıktan öldüğü’ resmen kayıtlara geçti. Savcılık otopsisinde de, bebeğin midesinin tamamen boş olduğu yer aldı. ”
Etiketler:
hayat
Salı, Mart 6
Hayat Güzeldir

“Hayat zor” klişe bir cümle olsa da hergün insanın yüzüne çarpan bir tokat gibi. Fakat bu cümleyi ne kadar erken kullanırsanız hayat size bir o kadar daha zor gelir. Misal ilköğretim döneminde bu sözün ne manaya geldiğini düşünmezsiniz hatta dimağınızda yer dahi etmez. Lise yıllarında sıkça duyarsınız ve yavaş yavaş hak vermeye başlarsınız. İşte buradan sonra yol ayrımına gelirsiniz. Üniversite okumayı tercih edenlere hayat bazen zor gelir fakat hiçbirşey yapmadan evde dahi otursanız hayatın zorluğu gün geçtikçe kendini gösterir. Bazen evde boş boş otururken sokaktan geçen ve işten dönen arkadaşınızı görürsünüz, sonrasında ise masada duran doğalgaz faturası gözünüze ilişir ve artık duvarlar sizin peşinizdedir. Çalışma hayatına başladıktan sonra ise paranız olur fakat bu sefer kendinize ait zamanınız kalmaz. Kariyer hırsı sarar benliğinizi. Ev artık yatmak için kullanılan ve Pazar günleri kahvaltı yapılan bir mekana dönüşür. Günün birinde el ele değil de kalp kalbe uyuyacağınız biri çıkar ve hayat mücadelesine iki kişi devam edersiniz. Hayatın zorluğu bu kez her alanda ortaya çıkar. Tam bu ritme alışmışken mücadeleye bir kişi daha katılır ve üç kişi olursunuz bu Survivor oyununda. Survivor çünkü zamanın gereksinimleri sizi bu mücadeleye iter. Ne kadar direnirseniz de ringe çıkmamak elinizde değildir artık.
İşte böyledir ortalama bir insanın hayatı.” Hayat zor” evet; ancak zorluğundan kat kat olanı ise hayatın güzelliği. Ne olursanız olun ister öğrenci, evli, bekar, işsiz vs bu hayatın güzel olduğu gerçekliğini örtemez. Güneşli bir günde güneşe koşun çünkü o hayatın ta kendisi, yağmurun her damlası değerlidir sakın kaçmayın ondan, rüzgar ise uzak diyarlardan başka hayatları getirir size. Bu yaşam savaşında kendinize zaman ayırın.
Etiketler:
hayat
Cuma, Şubat 24
İnsanın Anavatanı Çocukluğudur

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.
“Çocuklar gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!
Doğan CÜCELOĞLU
buradan alıntıdır.
Etiketler:
hayat,
hayata dair
Pazartesi, Haziran 6
Bir Şişeden Daha Fazlası
Bu şişenin benim için anlamı çok büyüktür. İlk para kazandığımda aldığım tek şey bir şişe Çamlıcaydı. Tadı şimdikilerden çok daha güzeldi. Yada çocukluğun saf duygusu öyle hissetiriyordu. Bundan sonra içtiğim hiçbir Çamlıca gazozda o tadı bulamadım.Hala Çamlıca içiyor olmam belkide o tadı aramamdan kaynaklanıyor. Coca Cola, Fanta yada Sprite hiçbiri onun gibi değil. El arabasıyla taşınan iki çuval çimento sonunda içilen Çamlıca'nın tadı unutulmuyormuş demekki.
Etiketler:
hayat
Çarşamba, Mayıs 12
Hayat #3

Hayat
Hayat 2
İşte Sokrates böyle düşünürken ve düşüncelerini açık yüreklilikle dile getirdi ve hayranları üçer beşer artarken düşmanlarının otuzar ellişer artışı karşısında meydana üç adam çıktı: Melitos, Anitos ve Likon. Atina vatandaşı bu üç adam şöle dediler :
- Sokrates fenalık ediyor, Atina’nın inandığı ilahlara iman etmiyor. Aksine ortaya inanılacak yeni bir uluhiyat çıkarıyor. Gençliği Fesada veriyor. Cezası ölüm.
Bu üç adam birleşip Sokrates’i Eski yunan’ın hakim sayısı 200’den 20002e kadar değişen halk mahkemesine verdiler. Mahkeme 501 üyeli olarak kuruldu ve insanlığın ilk fikir babalarından Batı dünyasında 1 numaralı vahdaniyetçi mizacın sahibi Sokratesi hesaba çekti.
— Atina'lılar! İnsanların âlâsı! Beni suçlandiranla-rın, köpürte köpürte konuşurken, üzerinde ne gibi tesirler bıraktığından haberim yok!.. Bense, onların hileli sözleri karşısında, hüviyetimi kaybeder gibi oldum! Hem de onların bütün söylediği şeylerde, tek doğru nokta yokken... Şu varki, söyledikleri birçok yalandan, en fazla bir tanesine şaştım: Ben çok usta bir hatipmişim de,sözlerime inanmak için ihtiyatlı olmanız lazımmış!.. Düşündüm: Benim, onlar hakkında hemen,yalancı ve safsatacı hükmünü vermemden utanmaları, üstelik bu hükmü bana doğru kaydırmaya çalışmaları, hareketlerinin en hayâsız cephesidir. Birazdan göreceksiniz ki, ben zerre kadar usta bir hatip olamıyacağım! Meğer ki, doğruyu söyliyene, hakikati dillendirene, usta bir hatipdenilsin.. Eğer öyleyse, onlarınkine değil, fakat kendi usulüme göre hatip olduğumu ben de tasdikederim.
Atinalılar!.. Eğer benim, çarşı meydanındaki dükkânlarda ve başka yerlerde konuşurken kullanmayı âdet edindiğim sözlerle müdafaama giriştiğimi görürseniz, sakın şaşmayın ve bu yüzden kargaşalığa düşmeyin! Yalnız şu noktaya dikkat ve ehemmiyet bağlayın: Söylediğim, doğru mu, değil mi? Çünkü hâkimin fazileti doğruyu görmekte, hatibin fazileti de doğruyu söylemekte...
Kendisinin hiçbirşeye inanmadığını iddia eden mahke heyetine şu cümlelerle karşılık veriyordu Sokrates :
İnsanlara ait şeyler bulunduğuna inanan, fakat insanın varlığına inanmıyan bir adam!.. Atlara ait şeyler bulunduğuna inanan, fakat ata inanmıyan bir adam!..Ya bu olabilir mi? Flüt çalanlar bulunduğuna inanan, fakat flüt çalanlara ait şeyler bulunduğuna inanmıyan bir adam!... Bu hiç
olabilir mi? Pek âlâ! Ruhanî şeylerin mevcudiyetine inanıp da ruhlara ve ona vücut veren müessire inanmıyan bir adam!.. Bu asla olamaz! Bu anlayış, at ve eşeklerden doğan yavrular, yani katırlar olduğuna inanıp da at ve eşeklerin bulunmadığına inanmak kadar saçma olur!»
Ve zerrece tereddüt göstermeksizin hakikati ortaya koyuyor:
— Atina'lılar, insanların âlâsı! Aranızda, şu Sokra-tes gibi, hikmet noktasından nefsinin gerçek bir değeri olmadığını bilen kimsedir ki, en hikmetli olanınızdır. Böylesi de, ya pek az, ya hiç yok!...»
Hürriyet terbiyesinden gelen 501 heykel onu dinliyor:
— Beni ne şu, ne de bu kötü adam incitebilir; imkânı yok.. Zira iyi bir adamın kötü bir adam tarafından incinmesi Allah'ın iradesine uygun değildir. Gerçi o adam beni öldürebilir, memleketimden sürebilir, vatandaşlık hakkımdan düşürebilir; belki o adamın kendisi de başkası da benim zarar gördüğümü sanır. Fakat gerçekte zararı ben görmüş olmam. Asıl bunları yapacak olanlardır ki, girişecekleri haksızlık yüzünden kendi kendilerini zarara sokmuş olurlar.
Atinalılar!.. İşte şimdi, müdafaamı, sandığınız gibi kendi menfaatim için değil, ondan daha üstün tuttuğum sizin menfaatiniz için yaptığımı anlıyor musunuz?
Çünkü beni kaybedecek olursanız, bir at sineği ata nasıl yapışırsa, size öyle yapışacak, belki sizi sinirlendirecek, fakat her ân harekete getirmekten vazgeçmiyecek, uyumanıza razı olmiyacak başka birini kolay kolay bulamazsınız!
Oğullarım büyüyünce, ey insanlar, ben sizin ca¬nınızı nasıl sıktımsa, siz de onların canını öyle sıkarak cezalandırınız! Eğer onların faziletten ziyade paraya veya her hangi bir dünya matahına kıymet verdiklerini görürseniz, yahut birşey olmadıkları halde kendilerini birşey zannettiklerine şahit olursanız, ben sizi nasıl iğneledimse, siz de onları öyle iğneleyiniz! Eğer bunu yaparsanız, ben de oğullarım da, sizden haklı muamele görmüş oluruz.
Artık gitme zamanı geldi. Ben ölmeye gidiyorum, siz de yaşamaya gidiyorsunuz. Fakat kim daha iyi bir nasibe gidiyor; bunu ancak Allah bilir. Keşke meselemiz, hak ve hakikat âşığı, Batı tarihinin en büyük fikir adamına reva görülen akıbeti anlatmak olmasaydı da, sadece fikir üstü şiir ve şiir üstü fikir cephesinden bütün Apolocyayı kesimsiz ve bölümsüz verebilseydik. O, 2400 senedir, şairi, âlimi, hukukçuyu, filozofu, devlet adamını kapıp götüren uğultulu bir şelâledir.
Hâkimler, ellerindeki tunç levhalarla reylerini belirttiler: 281 rey, ölüm cezası; 220 rey, beraat..
Hikmetinin sahibi, insana en büyük memuriyetini ihtar etmenin cezasını, içinde, küfür yobazlarının ancak %56'ya varabildiği bir cemiyet ve onun yargıçlarından aldı:
Ölüm..
24
25
ZEHİR
Kendisinden birbuçuk asır yaşlı, büyük devlet ve hikmet adamı (Solon)un tavsifiyle, dudağında ışıklı bir tebessüm, ölüm kararını kucakladı. Onu zindana götürdüler ve yakınlariyle düşüp kalkmakta serbest bıraktılar.
Yolda giderken, ebedî sualciliğini tekrarlamaktan kendini alamadı:
— Niçin ağlıyorsun?
—Haksız yere ölüme götürüldüğün için...
O anda bile, insan ruhunu tezatları içinde yakalama metodunu bırakmadı:
—Demek, haklı yere ölüme götürülseydim, gülecektin?
Sokratesin zindan hayatında etrafını öyle bir hal¬ka sardı ki, iş, hükümete bir fitnenin başı gibi göründü, ve hapisliğinin 30. günü, baldıran otu zehrini içmeye mecbur edildi.
O zaman 30 yaşlarında bulunan ve hocasına ait herşeyi sonradan kaleme alan Eflâtun, Sokratesin ölüm tablosunu çizen büyük ressamdır:
Sözünü bitirince, Sokrates ayağa kalktı; yıkanmak üzere başka bir odaya geçti. (Kriton) bize kalmamızı tenbih ederek onun arkasından gitti. Aramızda konuşulanları, mevzu dışına çıkmaksızın, tekrar tekrar gözden geçirdik. Hem de, içine düştüğümüz felâketin büyüklüğü üzerinde konuştuk. Gerçekten babasız kalmıştık; bundan böyle öksüzler gibi yaşayacaktık. Yıkanma bittikten sonra, onun yanına çocuklarını getirdiler. İkisi küçük, biri büyük üç çocuğu vardı. Birtakım akraba kadınlar da geldi. Sokrates gelenlere öğütler verdi. Sonra kadınlarla çocuklara, çekilip gitmelerini söyledi. Derken bizim yanımıza geldi. Güneş batmak üzereydi.
- Uşak, Hâkimlerin buyruğu, (Sokrates), dedi; zehir içeceksin! Ve sonra devam etti:
Bana kızıp gücenmediğine eminim. Sen onları, bu işe sebep olanları, pek iyi tanırsın! Haydi Allah'a ısmarladık, alınyazın neyse o olur. Elinden geldiği kadar tahammüllü ol!
Uşak geriye döner dönmez, gözlerinden yaşlar boşandığını gördük. O zaman Sokrates ona bakarak mırıldandı:
- Sanada Allahaısmarladık, dediğini yapacağım!
Ve bize dönüp ilâve etti:
Ne ince duygulu adam! Burada bulunduğum müddetçe her gün beni görmeğe, benimle konuşmağa geldi. İnsanların en iyisiydi o; şimdi ne kadar iyi yürekle benim için ağlıyor! Haydi bakalım, sözünü dinleyelim onun! Kriton, ezilmişse zehiri getir, değilse ez! Zehiri biraz daha geç içmekle sanırım kazanacağım hiçbir şey yok.. Böylece son dakikada hayata bağlanmak, artık hiçbir şey kalmadığı anda onu korumak ve
Esirgemek beni gülünç eder. Haydi artık konuştuğumuz yeter, dediğimi yap!. Bunları söyledi ve sükûnetlerin en eşsiziyle, titremeden, beti benzi atmadan, zehiri aldı. O meşhur boğa bakışiyle, gözleriniadama dikti. Ve içti.
Ben de meğer boşu boşuna kendimi zorluyor mu¬şum. Gözyaşlarını, birden, seller gibi boşanıverdi. Yüzüm örtülü, iki büklüm, ağlıyordum. Muhakkak ki, ona değil, kendime ağlıyordum; böyle bir arkadaştan mahrum olacağım için kendime, kendi felâketime ağlıyordum.
O zaman (Sokrates) bağırdı:
— Ne yapıyorsunuz dostlar; ne kadar da tuhafsınız! Ben kadınları, işte bu manzarayı görmemek için yolladım. Onların bu gibi ölçüsüzlüklerini önlemek için.. Ölürken, sakin ve uğurlu sözlerle gitmek gerektiğini bilmez misiniz?
— Soğumak sırası kalbe gelince, Sokrates öleceğini söyledi. Karnının altı çoktan soğumuştu. Örtülü yüzünü açar açmaz, şu son kelimeleri mırıldandı:
- Asklepyosa bir horoz borçluyuz! Parasını ver, unutma' Ve sustu.
Kriton, peki, olur, dedi: fakat bize başka bir diyeceğin yok mu?
Bu suale artık cevap veren olmadı. Sokrates ölmüştü. O anda toprak rengini alan dudaklarından, başındakiler, vaktiyle şu sözlerin dökülmüş olduğunu hatırlıyorlar:
— Aklın göze alması gereken tehlike, ruhun ölmezliğine inanmaktır. Bu tehlike gerçekten güzeldir. Bunu, büyülü sözler ve dualar gibi, kendi kendimize tekrarlamahyız!
O, memleketinin putlarını devirmeye kalkıştığı ve (plastik) çerçevenin sinek kâğıdına yapışanları insan hayatının iç kesimine çağırdığı için öldürüldü ve bu bakımdan fikir tarihinin, Batıda ilk büyük mazlumu oldu. Kaderini çok derinden sezmiş ve bunun bütün ruh soyluları için umumi bir nasir olduğunu anlamıştı. Müdafaasında, karşısındaki 501 heykele şöyle haykırmıştı:
— Bu iş dünyada ne benimle başladı, ne de benimle bitecek!.. Hak ve hakikati günlük hayat kaygılarının üstünde tutanları, daima benim akıbetim kovalayacak!..
* 4. yazıda Hristiyanlığın mazlumlarını ele alacağız.
Etiketler:
hayat
Perşembe, Nisan 29
Hayat #2
Antik Yunan ve Hz İsa’nın doğuşundan dört asır önceleri. Talebesi Eflatun’un tabiri ile; boğa bakışlı, gözlerini diktiği yeri kezzap gibi oyan, çıkık geniş alınlı, süt beyaz sakallı bu yetmişlik ihtiyar, birçoklarınca Atina’nın başına beladır. Onlara bela gibi göründüğünü kendiside bilir. Atinalıların karşısına en umulmadık anlarda çııverir; asasını yollarına bir engel gibi diker ve sorar :- Söyle bakalım ne düşünüyorsun?
- Neye dair düşünmeliyim ki?
- Kendine dair..
- Kendime dair mi? İnsan kendini bilmez mi?
- İnsanın en bilmediği kendisi… Kendi kendini bil
- Ya öbür bildiklerim?
- Bilmeyi bilmeden, onun nereden ve nasıl geldiğini bilmeden, bilmek olurmu?
Hesaba çekilen bu adam beyni ve bumburuşuk şekilde kendini bu ihtiyardan kurtarırcasına kaçar ve uzaklaşır.Talebelerinede sık sık bu soruyu sorar ve kendi kendinizi tanıyın ve bilin diye öğütler verirdi.
Bugünkü batı felsefesinin her koliyle birinden birine düğümlendiği ve opyekün üzerinde durduğu üç ayaklı dayanağın sahipleri, Sokrates, onun talebesi Eflatun ve onun talebesi Aristo. Kısacası çıkış noktası olan Sokrates. Burada üstadın çok güzel ve konuyu özetleyen bir görüşü var:
İlk defa nasılı yani usülü getirmiş olan, kendisinden sonraki dayanak, madde içi düşünüş ölçülerini getirdi ve böylece bütün metotçuların Sokrates’e, bütün spirtüalist ve idealistlerin Eflatun’a ve bütün naturalistler ve materyalistlerin Aristo’ya bağlanabileceği Batı felsefe dayanağı kurulmuş oldu.
O zamanlar Yunanlıların inandığı değerler masal kahramanlarıydı. Anlatılan efsanevi yaratıklara ve putlara tapınırlardı. Sokrates ise bunların tam tersi olduğunu düşünür ve her şarttada vurgulardı. Sokrates’in ölüm korkusu yoktu ve öldükten sonra bir şeylerin başlangıcı olduğuna inanıyordu. Öğrencilerine verdiği bir derste ise aynen şu cümleleri söyledi :
- Öleceğim diye hayıflanmıyorum çünkü öldükten sonra bir şeyin olduğuna kuvvetle ümidim var. Kendilerini gerçekten hikmete vermiş olanların yalnız ölmek ve ölmüş olmak için çalıştıklarını halk bilmez. Ölüm adını verdiğimiz şey, bir yandan tenin ruhtan ayrılarak kendi kendine kalması, öbür yandanda ruhun tenden ayrılarak kendi kendine var olmaya devam etmesidir. O halde ruh ne zaman hakikate varıyor? O, bedenle beraber bir şeyi incelemeye başladığı zaman bedenin kendisini aldattığını açıkca görüyoruz. Ruh kendisini, ne işitme, ne görme hassası, ne acı, ne haz hiçbirşey bulandırmadığı zaman daha iyi düşünür. Böylece kendi içine çekilerek teni uzaklaştırır. Ve onunla her türlü ilişiği keserek elden geldiğince gerçeği kavramaya çalışır.
Sokrates o zaman dahi çok tanrılı dine inanmayı reddeden ve bir yüce yaratıcının olduğuna kanaat getirmiş bir insandı. Bir sonraki yazıda yargılanışı ve bu yargılama sırasındaki ibretlik ifadelerini okuyacağız.
Çarşamba, Nisan 28
Hayat
Dünya denen mezellete dalsın her istenBen ırkımın şeref taşan efsanesindeyim
Demiş şair ve romancı. Peki ama bu sözü şu zamanda söyleyebilecek kaç kişi var. Sözün doğruluğu yada yanlışlığından bahsetmiyorum. Kim kendini hiçe sayıp başka biri yada birileri için yaşamını devam ettirir ki? Günümüzde biraz ütopik duruyor ancak elbet var böyle insanlar.
Herkes hayatını idame derdinde ve bir kişide durup ben nasıl yaşıyorum demiyor. Günlük ihtiyaçlarının karşılanması dışında kendine ekstra ödüller veren kaç kişi vardır? Yada başka bir biçimde sorarsak. Kaç kişi bu tip imkanlara sahip. Hayatımızı kurgulayan kişiler öylesine mükemmeller ki bizi hiç boş bırakmamayı başarıyorlar. Kimi toplumlar hastalıklarla boğuşuyor, kimileri felaketlerin acısını sarmaya çalışıyor, bazılarının psikolojisi bozuluyor ve bu dünyanın kendisine yetmediğine karar getirip intihar edebiliyorlar.
En başta ne diyorduk “hayat” .
Bu hayata gelişimizin gayesinden uzaklaşmayalım. Önce insan olalım sonrasında ise bize bu güzel hayatı bahşeden için güzellikler yapalım. Nereden nereye geldik dimi ? Ancak bu post sadece altlık olması için yazıldı. Daha sonra yazılacaklara ışık tutması açısından.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
