unutamadıgım anlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
unutamadıgım anlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Temmuz 15

Unutamadığım Anlar #8

22 Nisan 1992

O günde her zamanki gibi sabah erken kalktım. Ancak geceden beri aklımı kurcalayan soruya bi türlü cevap bulamamıştım. Çünkü o gün derbi günüydü. Çok sevdiğim sarı-kırmızı Kadıköy’de düşman evinde maç yapacaktı. Ancak aklımdaki soruya cevap bulamamam nedeniyle maçtan çok o sorunun cevabını düşünüyordum. Nasıl bir bahane bulupta bu maçı izlemeliyim. Çünkü o sene bizim sınıfın öğlenci senesiydi. O yıllarda okullar sabahçı ve öğlenci diye iki gruba ayrılırdı. İlk grup 07-12:30 arası diğer grup ise 13-17:30 arası derslere girerdi.

Kahvaltı yaparken anneme hasta olduğumu okula gidemeyeceğime dair bir iki kelime söyledim fakat bu işe yaramadı. Okul çantası sırtımda evden çıkarken planlarımı hazırlamıştım. Okula okul saatinden bir saat önce gider ve okul bahçesinde maç yapardık. O gün o maça gitmedim. Sınıftada sıramdan kalkmadım. Herkese hasta olduğumu göstermeliydim. Öğretmenimiz sınıfa girince anlamalıydı hasta olduğumu. İlk ders bunu gösterememiştim. Sıram biraz gerilerdeydi ondan diye düşündüm. Ama her şeyi planlamıştım ve planımın tutacağına emindim.

Beslenme saati geldiğinde öğretmen nasılsa sınıfta kalacaktı ve ben ona hasta olduğumu gösterecektim. Nasılsa derbiyi izleyememe tedirginliğinden yüzümün rengi solmuştu. Sıra arkadaşlarım inanmıştı bile hasta olduğuma. Beslenme saati geldi ve öğretmen benim iyi olmadığımı gördü. Neyin var diye sorduğunda bir iki cümle kurdum hasta olduğuma dair. Sonunda amacıma ulaşmıştım ve eve doğru yol alamaya başlamıştım. Çantam sırtımda okuldan çıkarken kendimi zafer kazanmış komutan edasında görüyordum. Galatasaray’ımda bugün maçı kazanacaktı.

Eve girdiğimde annem beni karşısında görünce şaşırdı ancak hemen tv’ye yönelmem sebebiyle neden yaptığımı anladı. Çantayı girer girmez fırlatmış ve tv’ye karşısına geçmiştim. Üzerimde o siyah önlüğüm ve beyaz yakam vardı. Yakayı hemen çıkartmıştım çünkü bana Beşiktaş renklerini hatırlatıyordu bu iksi. Galatasaray maçı başlayacaktı ve Werder Bremen maçındaki acıyı yaşamak istemiyordum. O karlı gün Rotariu'nunçizgi üzerinden yapacağı bir dokunuş bizi yarı finale çıkaracakken o golün girmemesi epeyi sarsmıştı beni.

Maç başladı fakat kabus gibi başlamıştı. Fenerbahçe ilk yarıyı 2-0 önde tamamladı. Ancak beni daha çok üzen şey Tanju’nun gol atması idi. O sene başı Fenerbahçe’ye transfer olmuştu ve bu hareketi onu sevmemek için yeterliydi. Ayrıca maçın hakeminede aşırı derecede tepki gösterdiğimi hatırlıyorum.

İkinci yarıda tablo fazla değişmedi ve Fenerbahçe maçı 5-2 kazandı. Bir penaltı pozisyonu varki görüntülerinide buraya yüklemek isterim. Rıdvan kendini yere bıraktı ve hakem penaltı verdi. Hayrettin’in o anki tepkisi neden çok sevildiğinin bir göstergesiydi. Bende maçın skorundan çok hakeme bir şey yapamamanın siniri vardı. Bu sinir ve üzüntüğ tüm haftamı etkileyecekti bunu çok iyi biliyordum.

Okul dağılmıştı artık ve evden çıkabilirdim. Evim okula çok yakındı bu sebeple tedbirli olmak gerekiyordu. Her zamanki gibi topumu aldım ve tellerle çevrili sahaya gittim. Topu tellere hızlıca vuruyordum. O sırada sınıf arkadaşım Tayfun geldi. Kendisi Fenerbahçeli idi. Oda skoru öğrenmiş ve benimle dalga geçmeye başlamıştı. O da çok iyi biliyordu bu derbi hakkında bana espiri yapmaması gerektiğini. Hakemin neler yaptığını izah etmeye çalıştım fakat bir türlü dinlemiyor aksine daha çok dalga geçiyordu.

Top ayağımdaydı ve Tayfun’a doğru vurdum. Top gitti ona çarptı. Aslında direk olarak ona atmak istemedim nasılsa gelmez diyerek o tarafa vurmuştum. Sonrasında sıkı bir kavgaya tutuştuk Tayfun’la. Bi süre yerde boğuştuktan sonra Tayfun’u ittim veayağa kalktım. O hala yerdeydi belli ki yorulmuştu. Sonrasında topu bir kez daha ona vurdum. Kalktı ve evine doğru koşmaya başladı. Bende eve geçmiştim.

Akşam olduğunda Tayfun annesi ile kapımızdaydı. Ancak ben yaptığımdan pişmanlık duymuyordum. Çünkü hakem taraf tutmuştu benim için. O da bunu kabullenmeliydi.

Maç sonu bazı futbolcuların demeçleri :

Hayrettin : “penaltıdan sonra gözüm döndü, hırsım geçmemişti. beşinci gol öncesinde baktım rıdvan bana doğru geliyordu. o anda her şeyi unutup rıdvan’ın üzerine gittim. allah ne verdiyse ayaklarına dalacaktım, bitirecektim onu. ama baktım tanju’ya pas verdi, yoksa beni kimse tutamazdı. normalde kırmızı kart görmem gerekiyordu, hakem herhalde korktu. pozisyon televizyonda penaltı gibi görünüyor ama inanın değildi. hakemin işaretini görünce tepem attı. hemen gidip rıdvan’ı ittim. sonra oğuz küfür ederek üstüme geldi, kendimi iyice kaybettim. tanju engellemeseydi orada çok şey olurdu. rıdvan transferde aldığı 2 milyarı bana borçlu. izmir’deki ingiltere maçında güzel oynamıştı ama ben o kurtarışları yapmasam farklı yenilirdik. o zaman da rıdvan’ın iyi oyununu kimse görmezdi. fındık kadar adam maç bitinceye kadar bana “ dışarıda görüşürüz” diye bağırıp durdu. ona iki parmağım yeter. o benim için artık bitti, yüzüne bakmam. tekrar söylüyorum, yaptıklarımdan pişmanlık duymuyorum.” Kısfmet

Kosecki; “bu ülkede her şeyden memnunum. ancak hakemler ve federasyon yüzünden türkiye’yi terk edeceğim. türkiye’de federasyon yok, olsa böyle hakemlere görev vermezler. eğer federasyon bu hakemi uyarmazsa ve dört maçtan fazla ceza vermezse bavulumu toplayıp polonya’ya döneceğim. harika ortamı hakem berbat etti.”

Adnan Polat; “bu maçın yorumunu ben yapamam, seyirciler yapsınlar. biz fenerbahçe’ye değil hakeme yenildik. en sakin futbolcu rotariu bile çılgına döndü. fenerbahçeli futbolcular sanki melek onlara kart göstermek yok.”


Unutamadığım Anlar

Perşembe, Nisan 15

Unutamadığım Anlar #7

Bu yazıda birkaç an olacak. Futbol hayatımın başlangıç anları olacak. Futbol hayatı bayağı iddialı olur. Mahalle arası maçlardan düzenli antremanlara ve sistemli oyuna başlangıç denemeleri demeliyim sanırım.

Orta okulda Çengelköyspor’un denemeleri olacağı haberi geldiğinde sevinmiştim. O gün yazıldım seçmelere. Ancak nasıl seçecekleri hakkında hiçbir fikrim yoktu. Babama sorduğumda ise bi maç yaptırır Mikro dedi sadece. Mikro dediği tüm hayatını Çengelköyspor’a adamış bir isimdir. Nur içinde yatsın yıllarca minik, yıldız, junior, genç ve bazende A takımı çalıştırırdı. Çok emeği vardır klüp için. Babamın diğer bir öğüdüde ilk toplara basmam konusuydaydı. Seçim günü geldi isimler alındı ve nerede oynadığımız soruldu. Ben her zamanki gibi en iddialı yer alan orta sahayı seçmiştim. Başka bir yerdede oynayacak kapasitem yoktu açıkcası. Maç kadroları açıklanırken beni sağ kanada yazmıştı Mikro Hüseyin. Şans eseri tanıdığım kişiler aynı takımdaydı. Duran topların başına benim geçmem ve kimsenin buna ses çıkarmaması sebebiyle adımı aldılar ve gelecek hafta idman için çağrılmıştım. Gelecek hafta kramponlarla gelmemiz sıkı tembihlenip evlerimize dağılmıştık. O gün ilk defa bir seçmeye çıkmış ve başarılı olmam sebebiyle bayağı sevinmiştim.

Bir hafta geçmiş ve antreman öncesi yeni gelenler yani takriben 10 kişi ayrı çalışacağımız ve sadece 5 kişinin alınacağı açıklandı. Takım içi gruplaşmayı o anda sezmiştim. Yıllardır klübe gidenler ortamda rahat ederken bizler bir köşede çalıştırılıyorduk. Antreman kavramına yabancı değildim ancak daha önce görmediğim uygulamalar oluyordu. 5 e 2 denen ve oldukça önemli bir aktiviteyle ilk tanışmam o gündü. Bizim ortada sıçandan daha farklıydı. Tek dokunuş hakkı olması benim adıma daha çekiciydi. Ancak kramponlarımı henüz almamıştım. Bu yüzden Mikro’nun gözünde eksi puanla başladım. Yinede seçilenlere bakınca seçilmememin imkansız olacağını düşündüm. Benden iyisini göremiyordum açıkcası.

Antreman sonrası as takımla maç yapacağımız ve bu maç içinde 5 kişinin seçileceği açıklandı. Tek isteği istediğim bölgede oynamaktı. As takımın kaptanı sıra arkadaşım Emre’ydi. Onun torpili sayesinde orta sahada yer bulmuştum. Maç başladı ve bizim takım ardı ardına goller yemeyi başlayınca işin böyle gitmeyeceğini anladım. Biraz bencil olmaya karar vermiştim. Yenilgiyi asla kabul etmeyen yapım buna sebep olmuştu. Birkaç gol attıktan sonra şuan aklımda yerini koruyan o pozisyon oluştu. Bir pozisyonda orta sahada top bana geldi ve rakip takımdan bir kişi vardı önümde, onuda geçtikten sonra kaleci ile aramda kalan 30m de kimse yoktu. Bizim takımda forvet oynayan ve gol atmak için her topu harcayan bir çocuk vardı. Benimle birlikte fırladı yanıma ve kadar sokuldu. Gol atmam lazım bende seçilmeliyim gibi laflar etmeye başladı ve o an Tsubasa filmlerindeki gibi bir ortam oluştu. Topu sürüyorum ancak yanımdaki çocuğun konuşmaları konsantrasyonumu bozuyordu.

Artık kaleci ile karşı karşıyaydık ve pas pas diye kendini yırtan biri vardı yanımda. Kale o kadar büyük görünüyordu ki golü atmamam için hiçbir sebep göremiyordum. O ana kadar pas vermeyi düşündüm ancak kalenin büyüklüğü ve bir gol daha atma isteği yüzünden topu köşeye göndermeye karar verdim. Topa o kadar kötü vurdumki kalenin 3-5 metre uzağında auta gitti. Sonrasında ise sen görürsün tehditleri aldım ve geri dönüyordum ki Mikro yolumu kesti. Boyu o kadar kısaydı ki ben bile o yaşta daha uzundum kendisinden. Ben küfürü basacağını düşündüm çünkü Fatih Terim edasında bir antrenördü. Şu cümleleri sarfedince çok şaşırmıştım.

- Aferim oğlum pas versen ofsayt olacaktı.

Çok şaşırmıştım ofsayt o an aklıma en son gelecek kuraldı sanırım. Mahalle arasında hiç kullanmadığımız bir kuraldı. Maç bitmiş ve takıma alınanları açıklama anı gelmişti. Benim adım açıklandı ancak forvetteki pas atmadığım çocuğun ismi açıklanmadı. O anki bakışını unutmamda mümkün değil.

Çarşamba, Mart 17

Unutamadığım Anlar #6


Uzun süre oldu bu tip yazı yazmayalı. Öncekiler için buraya bakabilirsiniz. Hafta sonu askerdeki Aras ile konuştuk ve bir cümlesi beni bu yazıyı yazma nedenim oldu. O cümleyi yazının son cümlesi olarak bırakayım:

Önceki yazılardan Aras’ı, Fırat’ı Gökhan’ı Emre’yi tanıyorsunuz. Tanımıyorsanızda sorun değil tekrar yazacağım. Bu yazıda başka isimlerde eklenecek. Mahallemizin futbol bakımından çok zengin bi kültüre sahip olmasından dolayı bizde küçüklükten itibaren top peşinde koşarak büyüdük. Futbol oynayacak çok saha bulunurdu. İsimleri ise Bakkal Arkası, Tel saha, okul sahası ve kare arsa arkası.

Tel saha aslında basketbol sahasıydı ancak sürekli futbol oynanırdı orada. Bizde orada sınıf maçları yada aşağı mahalle takımıyla yapacağımız maçlarda kullanırdık. Zemini asfalttı ve benim en sevdiğim sahaydı. Kare arsa sahası ise Tel sahadan biraz daha büyüktü ve yaz aylarında antreman için kullanırdık. Zemini ise çim ve toprak karışımıydı ancak saha eğimli bi yapıya sahipti. Okul sahası büyük maçların sahasıydı. Okul turnuvaları ve mahalle büyüklerinin sahasıydı. 11 e 11 oynanabilirdi o sahada. Kum ve toprak karışımı ilginç bir zamini vardı. Yumuşaktı ve kaleciler için en elverişli sahaydı. Bakkal arkası sahası ise evimizin arkasıydı. Toprak ve çim karışımıydı. Düz olması ve çim miktarının bol olması dolayısıyla en sevdiğimiz saha orasıydı. Ancak topa biraz hızlı vurunca evin camı kırılabiliyordu ve buna bir kez benim neden olduğum 3-4 olay mevcut. Bu sahayıda “evler maçı” için kullanırdık.

Evler maçı bizim arsadaki evlerle yan komşularımız olan kişiler arasında yaptığımız ve Gs-Fb derbisi kadar çekişmeli geçen maçlardı. Tam bir Rize – Ardahan derbisi tadında olurdu. Bizim takım Rize ve Of karışımıydı rakip takım ise Ardahanlılardan oluşurdu. Ben, dayım, amcaoğlu, ön komşularımız Gökhan, Emre ve abisi Abdullah tan oluşurdu. Rakip ise Aras, Fırat, Cem, kerem ve ağabeyleri Boran ve Ulaş’tan oluşan takımdı. Bu maçlar çok sık yapılmazdı. Yapılması için mutlaka arada bi küslük olurdu. Aras, Fırat, Emre, Gökhan ve ben hep aynı sınıfta okuduk. Aramızda bir anlaşmazlık çıkınca evler maçı yapalım fikri çıkardı ortaya.

Dördüncü sınıftayken bir gün 5-A sınıfına yenilmiştik ve suçu birbirimize atıyorduk. En sonunda ben ve Aras’ın üstüne yoğunlaşıldı. En çok kimin gol kaçırdığını tartıştık ve sonunda evler maçı yapma fikri ortaya atıldı. Aileler çok iyi anlaşordı fakat biz çocukların arasında ara sıra böyle tartışmalar olurdu ve çözümünü yine maç yaparak bulurduk. Ancak iki takım arasında büyük farklar vardı. Bizim takım çok daha güçlüydü ve maçların büyük çoğunluğunu kazanırdık. Rakipteki Cem ve özellikle Kerem çok kötü oyunculardı. Kerem yaşça bizden epeyi büyüktü ve uyumsuz bir yapısı vardı. Bu yüzden lakabını Leman’daki Erdener Abi koymuştuk. Konu futbol olunca kimseyi beğenmezdi. Aynı Erdener gibi. Sürekli ders çalışırdı ve bir kez olsun sokakta göremezdik onu. Gerçi çalışmasının karşılığını çokca aldı fakat hala aynı şekilde asosyal bi yapısı var.

Hafta sonuna sözleştik maç için. Maç günü geldi ve her zamanki gibi biz iyi oynuyorduk. Ancak bu sefer saha dışında gariplikler vardı. Yoldan geçen herkes maçı izliyor ve bir süre sonra çimlere uzanıyordu. Sahada ise ciddi çekişmeler cereyan ediyor ve faul faul üstüne geliyordu. İki takımın büyükleri kahkahalar atarak izliyordu. Motive etmek için kazanın dondurmalar benden, köfteler benden gibi sesler duyuluyordu. Mahallemizin ilk antrenörü ve zamanında Çengelköyspor’un golcüsü olan Mevlüt abimizde oradaydı. Bana sürekli dediği fakat o zamanlar anlayamadığım bi cümlesi vardı. Yere sağlam bas deyip dururdu her gördüğünde. Mevlüt abimizle olan maceralarımız başka bir yazı konusu olsun.

O gün maç uzadıkça uzadı. Saha kenarında abartısız 50-60 kişi vardı. Bizde o gazla öyle hırslı oynuyorduk ki sanki Şampiyonlar Ligi finalindeyiz. İzleyenlerin çokluğu en çokda rakibi etkilemişti ve müthiş bir geri dönüş yaptılar. Fark 4 iken bir anda öne geçmişlerdi. Nam-ı diğer Erdener Abi bile gol atmıştı. Kaleye geçme işi sırayla yapılıyordu ve skor 19-18 idi. Rakipte kaleye Erdener geçmişti. Biz bir gol daha attık ve son golü atan kazanacak duruma geldi. Maçın stresi, seyirci sayısının fazlalığı ve ebeveynlerin gaz vermesi ile adrenalin had safhaya ulaştı. Dakikalarca gol olmadığını hatırlıyorum. Biz bir korner kazandık ve korneri ben kullanacaktım. Kötü bir orta yaptım ve top kalecinin üstüne doğru gidiyordu. Hayıflanıyordum içimden fakat kalecilik konusundada kötü olan Kerem topu alinden kaçırdı ve top Emre’nin önüne geldi. O da boş kaleye topa dokunarak golü attı. Biz ise savaş kazanmış generaller edası ile seviniyorduk. Seyirciler alkışlıyor ve coşkumuz artıyordu.Bir daha kerem evler maçı oynama şansı bulamadı bu maçtan sonra. O korneri ve sevinç anlarını unutamıyorum.

Bu yazıyı yazmaya neden olan cümleyi vererek yazıyı bitirelim :

- Eskiden tek derdimiz evler maçını kazanmaktı be Vedat !

Pazartesi, Ekim 5

Unutamadığım Anlar - 5

1991 senesi Mayıs ayları. O dönem hayallerimizde futbolcu olmak, top koşturmak var. Semtin takımı Çengelköyspor’a gidiyoruz mahalle çocukları olarak. Okuldan arta kalan zamanlarda antremanlara gidip geliyoruz yürüyerek. O sıralar Çengelköy’den bahsedeyim sizlere. Toprak saha bütün esnafın ve Çengelköy yerlilerinin uğrak yeri olurdu. A takımdan minik takıma kadar bütün antremanları takip eden büyüklerimiz vardı. Her maç için bir esnaf otobüs kaldırırdı. Büyük bir bütünlük ve sevgi mevcut idi semt arasında. Hatta başka semtlerden Çengelköyspor’u izlemeye gelenler olurdu. Hiç unutmuyorum eniştemiz Avcılar’dan kalkıp bu takımın maçını izlemeye gelirdi Anadoluhisarındaki akademi sahasına.

Antreman sonraları A takımdaki büyüklermizi ile aynı yerde giyinir sohbet ederdik. Maçlara bazen aynı otobüste gider öncesinde onlara destek olur sonrasında onlar bizim maçlarımızı izler beraber dönerdik. Şimdilerde böyle bir şeyi hayal etmek bile mümkün değil. Rahmetli başkan Hasan Özaydınlı sık sık antremanları ve maçları takibe gelir ve yakından ilgi gösterirdi. Hatta İstanbul şampiyonasında dereceye girdiğimiz bir sene hepimize hatırı sayılır bir miktar prim vermişliği var. Unutmuyorum aldığımız prime ailelerimiz bile şaşırmıştı. Ancak biz o primlerle gidip Copa Atlanta adlı krampona sahip olmayı, yabancı marka tekmelik ve tozluk almayı düşündük. Taç spor kramponlarından sonra ayaklarımızda Copa Atlanta pek şık durmuştu.

A takımımız o seneler fırtına gibi esiyordu. Çok başarılı bir ekipti ve o ekipten 3-4 futbolcu 1. ligde forma giymişti sonraları. 3. lig ekibi için hatırı sayılır isimler vardı. Ayrıca Çengelköyspor’dan yetişmiş bir çok isim büyük takımlardaydı. Hasan Yiğit, hakan Tecimer ve Fenerbahçe’de forma giymiş mahallemizin Necdet Abisi epeyi bir destek veriyorlardı takıma. Sondan bir önceki hafta A takımımız Gebze deplasmanına çıkacaktı. Bütün semtte büyük bir heyecan mevcut idi. Pankartlarla, bayraklarla her yer Yeşil – Beyaz olmuştu. Bizede görev verilmişti her mahalleye maç yazılarını asacaktık. Hafta içleri bu görevi yerine getirmiş ve deplasman için epeyi kişiye haber vermiştik. Takım otobüsü haricinde iki otobüs ile Gebze’deydik. Ailecek maçtaydık o gün. Goller sonrası müthiş bir sevinç yaşamış ve dönüş yolunda asla unutamayacağım bir sevinçle ve heyecanla varmıştık semtimize.

Artık tek bir maç kalmıştı ikinci lig için. Bu o yıllarda çok büyük bir olaydı. İkinci ligin bir üstü ise birinci lig olacaktı ve rakiplerimiz Galatasaray ve Fenerbahçe olabilecekti. Bizde o klübün alt yapısında oynuyor olacaktık. O hafta ki antremanlar coşkulu geçiyordu. Yol üstündeki toprak sahanın kenarları dolu oluyordu. Okuldan çıkıp idmanı izlemeye gidiyorduk arkadaşlarımızla. Maç günü artık gelmişti. Rakip ilçe takımı olan ve bizim bağlı olduğumuz Üsküdar ilçesinin Üsküdar Anadolum Spor klübüydü. Onlar bir puan önmüzde zirvede idiler. Federasyon maçı Bakırköy’deki Şenlikköy stadına almıştı. İlk kez çim sahada oynayacaktı takımımız. Biz sezon boyu toprak sahaların tozlarını yutmuştuk taraftar olarak. Çim saha deneyimi güzel olacaktı. O gün en az 10 otobüs kalkmıştı Çengelköyspor klübünün önünden. Sanırım semtte hiçbir esnaf dükkan açmamıştır o gün. Şenlikköy stadının o günkü kapasitesini bilemiyorum ancak dolu olduğuna şahit olmuştum o gün. İnanılmaz bir heyecan var idi herkeste.

Üsküdar klübüne ise müthiş bir kin bürümüştü herkesi. O atmosferde bu maçı alamayacaklarına inanıyorduk. Zaten hiçbir iddiaları yoktu ligde. Kesin alacaktık bu maçı ve ikinci ligde oynayacaktık. Maç düdüğü çaldığında heyecandan adeta titriyorduk. Eminim Galatasaray maçlarına gittiğimde bu kadar heyecanlanmadım o güne kadar. Maça iyi başlamıştık ancak hemen önümüzdeki kalede kalecimiz Bahadır kendisine atılan geri pası eliyle tutmak isterken elinden kaçırdı ve rakip forvet boş kaleye golü atmıştı. Bu gol çok sarsmıştı takımı. İlk yarı boyunca hiçbir şey yapamamıştık. İkinci yarıya çıkmadan önce futbolcuları tribüne çağırıp hiç unutmadığım ve o anın hiddetiyle söylenmiş şu tezahüratı bağırıyorduk :
- Bu maçı almadan Çengelköye gelmeyin !!!

İkinci yarının tamamını tek kale oynadık ancak sadece bir gol bulabilmiştik. Hatırladığım iki top var direkten dönen. Bir tanesi iki direğe birden çarpmıştı. O yüzden bugün bile iki direğe çarpıp çıkan her topta o an aklıma gelir. Golcümüz Semih çok güzel bir kafa vurmuş ve top önce sağ yan direğe sonrada sol yan direğe çarpıp ceza sahasının dışına çıkmıştı. Belkide o kafa vuruşu gol olmuş olsa bir klübün tarihi tamamen değişecek ve ekonomik olarak güçlü olan takım sürekli oliglerin takımı oalcaktı. Ancak direklere çarpıp çıkan o top bir takımın talihinin olmadığını belgeliyordu bize. Dönüş yolunda hiç konuşmadan ve başımız önde girmiştik mahallemize. İşte Semih’in o kafa vuruşu bizi bir türlü bir üst kademeye çıkaramadı ve gün geçtikçe küçülen bir takım haline getirdi. O anı unutmam mümkün değil.

Çünkü ertesi senede son maça taşımıştık şansımızı ancak bu seferde Zonguldakspor’a averajla liderliği kaptırmıştık. Bir klübün tarihi boyunca başına bir kez gelecek şanssızlık bize iki sene üst üste gelmişti. Sonrası ise gittikçe küçülen ve şuan Süper Amatör ligde oynayan bir takım var. Hatta antreman yapılan ve nice anılarımız olan o güzel toprak saha şimdi klübün malı değil. Antremanlarını büyük ölçülerde bir halı sahada yapan bir takıma dönüştü Çengelköyspor. Rahmetli başkan Hasan Özaydınlı’dan sonra klübün elinden tutan kimse kalmadı ve bugünlere gelindi.

Cuma, Ağustos 14

Unutamadığım Anlar-3

Bu yazıyı 23 Ocak tarihinde yazmıştım ancak yarın bölücübaşının ilk silah sıkma eyleminin yıl döneminde yapacağı sözde açılımdan önce bu yazıyı tekrar yayınlamak istiyorum.

Tarih 12 Nisan 2006

Onunla dostluğum İzmir otogarında başladı. Askerlik görevi için aynı birliğe Eski Foça Jandarma Komanda Okullar Komutanlığına gidecektik. Yanında ailesi ve sonradan öğrendiğin nişanlısı vardı. İlk olarak giydiği Galatasaray tişörtü ile dikkatimi çekmişti. Sonradan Eski Foça otobüsüne binince dedim ki buda çölde kutup ayısını bulmuştu benim gibi. Otobüs İzmir'in o güzel yollarında ilerlerken pederle laflıyorduk. Epeydir halı saha dışında sportif faaliyette bulunmadığımı söyledim. Cevabı hicivli oldu. "Merak etme açarlar heryerini".

Otobüs o güzel ve huzurlu bir yer olan Foça'ya varmıştı. Tabi bu sürede azda olsa tanışma fırsatım olmuştu dostumla. Bilgisayar Mühendisiydi ve yüksek lisansını Amerika'da tamamlamıştı. Otobüsten inildi ve yemek yiyecek bir yer aramaya başladık. İlk görülen lokantaya girildi. Yemek sefası bitince sahilden birliğe doğru olan o yolu garip duygularla ilerledim. Deniz çok güzeldi mutlaka girmem gerekli diye düşündüm.

İçeri girmiştim artık. Yanyana duruyorduk Zeki ile. Gerçekten o kapıdan içeri Dünya'nın en zeki insanı bile girse aptallaşıyor. Etrafı inceledik bi süre. Evrakları verip beklemeye başladık. Epeyce sohbet etmiştik ve anlaşıyorduk. Aynı anda kayıt yaptırdığımız için aynı bölük ve aynı time düşmüştük. Ranzalarımız yanyanaydı ve ister istemez bi kaynaşma oluyordu. Askerde ilk gece unutulmaz diye boşuna dememişler. Tam 4 kere sayım için uyandırıldıktan sonra artık sinirler gerilmişti. Zeki ile birlikte uyumamaya karar verdik. Ben Eski Foça ile ilgili duyduklarımı aktarıyordum ona. Tabi gözü korkmuştu ben anlatırken.

Artık bünye alışmıştı o ortama, yemin edilmiş ve balayı dönemi bitmişti. Özel olarak seçilerek orada görevlendirilmiş komutanların psikolojik harekatı her geçen gün artıyordu. Sık sık aynı mevzilere düşüyorduk onunla. Eğitimden artan kalan zamanlarda dertleşiyorduk. Bir gece çayımızı alıp yüksek bir yerede oturuyorduk. Zeki çok bunalmıştı ve nişanlı olması onu daha bi yıpratıyordu. Milliyetçi bir insandı ve dedikleri karşısında bi süre afalladım ama azda olsa hak verdim. Yunan adaları azda olsa görülüyordu ufukta. Birde Sahil boyu uzanan restaurantlardan kahkaha ve çatal bıçak sesleri geliyordu. Bizi derinden etkiliyorsu bu ses. Artık son raddeye gelmiş olmalı ki şöyle dedi;
- Şuan buradan çıkacağıma garanti verseler Yunanistan'a bile sığınırım.

Tabi sieee dedim bi an. Ama hakda veriyordum birazda olsa. Ertesi gün ise aylık sınavlar vardı. Sınavlar birliğin girişinde yapılırdı. Tellerin yanında ana yol ve onun yanında ise Fransız plajı denen ve gerçekten de Fransızların olduğu bi bölge vardı. 5 erli gruplar ile sürünmeye başlıyorduk. Zeki yine yanımdaydı ve kan ter içinde kalmıştık. Ancak plajdan gelen sesler iyice terletiyordu bizi. Yoldan geçenler ise acır gözlerle bakıp geçiyorlardı. O an Zeki dedim dün akşam ki teklifini düşünmeden kabul ederim şuan. Sadece baktı ve güldü bana.

Bir diğer anımız ise şöyleydi. Orta travers tatbikatı vardı ve yine aynı 5 li içindeydik. Sırayla komutanlık değişiyordu ve sıra ondaydı. Bu travers sözü ile ilk kez orada karşılaşmıştım. Söylemesi biraz korkutuyordu insanı ancak hedef bulma olduğunu öğrenince rahatlamıştık. Gps onu elindeydi ve hedefleri birer birer buluyorduk. Son bir tane kalmıştı artık ama bizde kaybolmuştuk. Ne yöne gidileceği çıkarılamıyordu bi türlü. Gps' inde pili bitmişti ve haritadan kara düzen ilerliyorduk. Eline aldığı cihaza okkalı bi küfür savurduktan sonra fırlatmaya çalışmıştı ancak elini tutmam bizi büyük bi faciadan kurtardı. Bir zarar gelmiş olsa sanırım traversi bizim üstümüzde yaparlardı tugayda.

İkimizde futbolu ve Galatasaray'ı çok seviyorduk. O hafta sonu ise Beşiktaş maçı vardı. Tugaya giriş saati ise 21:00 di. Beraber maçı izledik ancak uzatmaları seyredemeden çıktık. Skor 1-1 di ve benden daha fanatikti. Yol boyu ağzını bıçak açmadı. Sonrasında ise uzakalrdan gelen bir gol sesi duyduk. Hızla içeri girip skoru öğrendik ve çılgınlar gibiydik. Sonraki hafta ise tarihe Denizli faciası oalrak geçecek hafta vardı. Giriş saaatimiz yaklaşıyordu yine ve maçlar bir türlü bitmiyordu. Ancak geç girmek demenin ne olduğunu çok iyi biliyorduk. Fenerbahçe maçı 1-1 devam ediyordu aklımız orada ayrıldık. Evi arayıp canlı bağlantı kurmuştum. 17 dakika uzatmayı kendisine söylediğimde sanki kurşun yemişti. Artık bu heyecanı dayanamayıp kapatmıştık. İçeri girdik herkes tv'nin başındaydı.Trt-1 açılı duruyordu ancak maç bir türlü bitmiyordu. Zeki ben izleyemem deyip yatakhaneye geçti. Artık maç bitmişti ve şampiyonduk. Çığlıkları duyarak geldi ve birbirimize sarılarak şampiyonluğu kutluyorduk. Belki de ilk defa Tugay Galatasaray sesleri ile inliyordu. O gece nöbetçi subay Fenerbahçe'liydi ve kısa sürede bize doğru geldi. 50-60 kişi halka kurmuş tepiniyordu. Bize verdiği cezayı ise büyük bi zevkle yerine getirdik.

Neyse ki zorlu 3 ayın sonuna geliyorduk artık. Son 7 gündü ve önümüzde sadece bir görev kalmıştı. Sonunda onuda bitirip birliğe döndük. Beş günlük bir tatbikattı ve geriye sadece 2 gün kalmıştı. Tim olarak iyice alışmıştık birbirimize. Birden maç yapma fikri ortaya atıldı. Çabucak kabul edildi bu teklif. Halı sahadan uygun bi zaman alındı hemen. Zeki karşı takıma düşmüştü. Kaybeden kazanana dondurma ısmarlayacaktı. Maçı 6-4 biz kazandık. Ancak Zeki sana bu dondurmayı sivilde ısmarlayayım deyince reddedemedim.

Artık en heyecanlı an olan kura zamanı gelmişti. Benden önce çekecekti kurayı ve moralsizdi. Ben ise başa gelen çekilir diyerek tasa etmiyrodum. % 80 imiz Hakkari - Şırnak arasındaki karakolları çekecekti sonuçta ve heyecan gereksizdi. Zeki'nin sırası gelmişti ben arka sıralardan bakıyordum. Topu çeken komutana veriyordu ve oda okuyordu. Giderken heyecanı arkadan belli oluyordu. Topunu çekti ve verdi. Okuna cümle şöyleydi;
- "Hakkari - Köprülü hayırlı olsun".

Bi an başını eğerek sağol dedi ve ilerledi. Ben ise çok daha rahat bir yeri çekmiştim. Bana sorduğunda söyleyemedim yerimi. Boşver diyerek moral vermeye çalıştım. Ailesine bildirdi kura yerini ve ben yaparım ancak onlar duramaz diye söyledi. Ertesi gün rütbe töreni vardı onuda atlatıktan sonra 2 hafatalık dağıtım izni için evlerimize yol aldık. Sürekli görüşüyorduk moralsizdi ve bir türlü ikna edemedim yanıma gelmesi için. Artık süre bitmişti ve birliklere gitmiştik.

28 Ağustos günü aradığımda yine sıkıntılıydı. Yakında bir baskın beklentisi olduğunu söyledi. Beni sorduğunda boş boş pusu atmaya devam ediyoruz diyebildim sadece. Uzun süre sohbet ettik. Canı çok sıkılmıştı ve dertleşecek birilerini arıyordu. Karakol komutanının namını ise biz bile duymuştuk. Kendine iyi bak bana borcun var onu yerine getireceksin dediğimde bi borcumuz o olsun diyerek kapattı.

1 Eylül sabahı ise nöbetten çıkmıştım kahvaltımı yapıyordum. Arayan başka bi arkadaşımdı ve Zeki'ye yakın bi bölgedeydi o da. Telefonu açtığımda bir süre susmuştu ve ağzından bütün gücümü alıp götüren şu sözler çıktı;

- Zeki dün gece nöbetciyken baskın yedi ve şehit düştü.

Beş ay süren bi dostluktu ama seni tanımış olmaktan gurur duyuyorum kardeşim. Nasıl ve ne şekilde şehitlik mertebesine ulaştığın tüm herkese ders olmalı. Şehit olurken bile gösterdiğin insanlığı asla unutmayacağım. Belki beraber Ali Sami Yen'e gidip o hep konuştuğumuz Fenerbahçe maçlarına gidemedik ama sen benim yanımdasın. Abubekir Polat adlı vatan haininin ise cezası verildi. Ruhun şad olsun ve vatan sağolsun...

Pazar, Temmuz 19

Unutamadığım Anlar #5


1994 yazı ve bunaltıcı sıcaklar olduğuna göre aylardan Ağustos olmalı. Sıcaklar biz mahalle çocukları iyice bunaltmış ve deniz için ailelere binbir türlü baskı yapılıyor. Aslında mahallede oldukça popüler olan Kandilli ve Çengelköy sahilinde denize atlama olayına giremiyoruz. Boğazın dalgalı sularında yüzecek cesareti gösteremiyoruz.

Sıcaklar o kadar bunaltıyor ki artık öğle saatinde olan günün ilk maçını yapamıyoruz. Ağaç gölgelerinde hayali transferler yapıp takımlarımızı güçlendiriyoruz. O sezon Galatasaray Kalli ile şampiyon olmuştu.Benim isminden ve sezon başı Fenerbahçeye gol attığı için Gütschow hastalığım vardı. Takımdan gönderileceği haberleri çıkıyordu gazetelere. Gütschow'un kalması gerektiğini savunuyordum hep. Nede olsa Fenerbahçe'ye hem TSYD de hemde kupada gol atmışlığı vardı. İşte bu tip şeylerle ve bahçelerden meyve aşırmakla geçiyordu gündüzlerimiz. Gökhanların bahçesindeki ceviz ve incir karışımının lezzeti o sıcakta başımızı döndürüyordu. Ancak bi türlü soğuk denize atamıyorduk kendimizi.
Artık sıcakla mücadele demez hale gelmiştik. Unutmuyorum adını burda vermek istemediğim (çünkü blog okurlarından ve bu olayı ne zaman açsak başını öne eğer kendisi) arkadaşım dostum bir öneri atıyor ortaya. Üsküdar'a gidelim gezelim diyor. İlk cevap sanırım benden geliyor ve bu sıcaktamı yanıtını veriyorum. Uzun süre tartışıyoruz ve bugün için vaktin geç olduğuna kanaat getiriyoruz. Nede olsa akşam maç var geç kalmamalıyız. Hergün farklı bi mahalleyle anlaşıp saat 18:00 de maç yapıyoruz. Kimi zaman hiç bilmediğimiz uzak mahallelere gidip bilmediğimiz sahalarda maç yapıp geliyoruz. Ne güzel bir takımdık öyle. Her mevkinin iyi oyuncuları vardı. Ümit kalede Gycoechea, Emre defansta Uche, Gökhan Rıza, Aras Sergen, Fırat Tanju ben ise kendimi o zamanlar Caniggia'ya benzetiyordum.

Akşam oluyor maç yapılıp dönüş yoluna geçiyoruz. Yarın ki plan ince ince ayarlanıyor. Kalabalığız ve otobüsle gitmemeye karar kılıyoruz. Bilet paralarıyla Şöhretlere gidip atari oynayacağız. Sonrada sahilde yürüyüp geleceğiz. Eve gidince herkes buzluğa suyunu koymayı unutmuyor. Bi jeton parasını suya vermek lüks. Öğlen güneşin tepede olduğu saatte yola koyuluyoruz. Çengelköyde toprak sahanın yanından geçerken şimdi maç yapılırdı diye söyleniyoruz. Yol boyunca parklara uğramayı eksik etmiyoruz. Her parkta durup eğlenip yola devam ediyoruz. Başka mahalle çocuklarıyla kavga etme ihtimallerini bile düşünüyoruz. O sıralar Beylerbeyinde Küplüce mahallesi ile ezeli bi rekabetimiz var. Turnuvalarda finalde hep karşımıza çıkıyorlar ve maçlar genelde çok sert geçiyor. Bizde taraftar olduğumuz için simalar artık tanınıyor. Şunuda belirtmeliyim ki büyüyüp biz mahalleyi temsil ettiğimizde yine finale kaldık ancak bir türlü yenemedik. Buda ayrı bi yazı konusudur.

Kuzguncuktaki tarihi parkta mola verip çimlere uzanıyoruz. Artık Üsküdar'a çok yakınız ve durup enerji toplayıp öyle girmeliyiz Üsküdar'a. Sonundao enfes çınarlarla çevrili giriş yoluna varıyoruz. Gerçekten manevi bir havaya sahip ilçeye giriyoruz. İlk durağımız olan Şöhretlere giriyoruz. Ben sokak basketbolundan başka bir oyun oynamazdım. Birazda oynayamazdım demeliyim. Street Fighter ve Mustafa gibi popüler oyunlarda başarılı değildim. Güzel saatler geçirip istemeden çıkıyoruz atari salonundan. Sonrasında balık pazarından o gelenek haline getirdiğimiz turşu suyunu içiyoruz. Açlığında etkisiyle bardağın dibini bi anda getiriyoruz. Tadını hala bulamadığım o salatalık ve beyaz lahana turşularınıda bi çırpıda indiriyoruz mideye.

O sıcakta turşu suyunun verdiği hararetle çeşme arıyoruz. Sahil camiinin önündeki asırlardan mevcut olan çeşmeden suyumuzu içip belediye önüne geliyoruz. Ancak içimizdeki ateş dinmiyoruz. Küçük süs havuzunun yanına serinlemeye gidiyoruz. Orada bulunan çingene çocuklarını seyre dalıyoruz. Ne güzelde yüzüyorlar havuzda. Nasılda eğleniyor ve serinliyorlar bu sıcakta. Etraf kalabalık ve biz dahil herkes onlara bakıyor. İsmi bizde saklı arkadaş hala nasıl böyle bir şey yaptığımızı anlayamadığımız fikri atıyor ortaya. Bizde yüzelimmi lan diyor. İlk başta sert bakışlara maruz kalıyor ancak o dayanamayıp ayaklarını sokuyor.Bizde yavaştan havuzun yanına geliyoruz. Ayak sokmaktan bişey olmaz ve utanmamızı sağlayacak birşey değil deyip ayakkabıları kenara koyup sokuyoruz bacaklarımızı. O soğuk suyun cazibesi ile anlamadan kendimizi suda buluyoruz. Elbiselerimiz kenara koyup (tabiki sadece üst giysilerimizi) atlıyoruz suyun içine. Etraftan gelen garip bakışlara aldırmıyoruz. Hiç unutmuyorum Fırat dipten nasıl yüzüleceğini öğretmişti bana o havuzda. O kadar mutlu ve şendikki etraftaki kişiler bile çocuklarının ısrarlarına dayanamayıp onlarıda sokuyorlardı havuza.

Havuzdan çıktığımızda kurumayı beklemeye başladık. Çimlerde kuruttuk elbiselerimizi. Saat artık geç oluyordu. Ailelerimizden kimsenin haber yoktu bu gezimizden. Geziden haberleri sonradan oldu ancak o havuzda girdiğimizden şuan bile haberleri yok. Biz o gün zafer kazanmış ordu edasında döndük evlerimize. Evet çok utanmıştık ancak asla pişman değildik. Yıllar geçti ve o havuzun yanından her geçişimde o anı hatırlarım. Çocukluk güzel şeydir. Bu anımda çocukluğunu dolu dolu yaşayanlar için olsun.

Salı, Ocak 6

Unutamadığım Anlar - 2

Tarih 17 Ağustos 1996
Sıcak bir gün geçeceği sabahtan anlaşılıyordu.1 hafta önce Hagi Galatasaray forması altında Van'da ilk maçına çıkmış ve 2 gol birden atarak maçı kazandırmıştı.Herkes bu yaştaki futbolcu transfer edilirmi diyordu.Ancak biz Hagi'nin ismini duyunca ve o sarı-kırmızı parçalı forma altında görünce zevk krizleri geçiriyorduk.

Sabah hava serindi kahvaltı sonrası ufak bi maç çevirmiştik.O gün Galatasaray - Trabzonspor maçı vardı.Kaç gündür maç planları yapıyorduk evde.Kuzenle birlikte maç için para bile biriktirmiştik.Aslında bizden daha fanatik olan dayıda ince ince havaya sokulmuştur.Tabi maç için başımızda büyük biri olmalı aile kuralları gereği.O gün dayıdan maça gidip gitmeme kararı gelecektir.Öğlen kuzenle sırnaşık kediler gibi dayının yanına gidildi.Mahallenin en koyu Galatasaray'lı abisi Uğraş abide yanındaydı.Onun maçları dakika dakika hafızasında tutabilme kabiliyeti bizi kendisine bir kat daha hayran bırakmıştı.Aslında maça gitmeyi onlarlarda planlıyordu.Ancak bizi kıvrandırmadan duramazlardı.Sonunda hadi hazırlanınla biten bir cümle kuruldu.

Hızla eve gidildi ve baştan aşağı sarı-kırmızı renklere bürünüldü.O sıcakta bile atkımdan vazgeçmedim.Asil bir duruşu vardı atkının benim için.Evden babamın "sakin ol" , annenin "dikkatli ol" , babaanneninde galibiyet dualarıyla çıkıldı.İki vesait ile gidiliyordu stada.Önce Beylerbeyi'ne gidildi, oradan köprüye kadar olan yol maç günleri bitmek bilmezdi.Sonunda mabede yaklaşılmıştı.Mecidiyeköy'ün o ömür törpüsü ışığı beklenildi karşıya geçmek için.Ortalık mahşer günü gibiydi o sıcakta.Stad kapıları erken açılacaktı derbi dolayısıyla.Önce bilet alma çilesi vardı tabi.O yıllarda karaborsa çok daha yaygındı.Gerçi şimdide resmi karaborsalar geldi.Mahallede bir çok karaborsacı vardı.Bir tanesi her yerde göze çarpıyordu.Topal Serkan lakabından ötürü heryerde belli ediyordu kendini.Hemen 4 adet Yeni Açık bileti alındı kendisinden.Sırada stada giriş kuyruğu vardı.O sıcakta yüzlerce kişi Ali Sami Yen'in klasik işkencesi olan o dar kapılara yığılmıştı.Sonunda can hıraş atmıştık içeri kendimizi.Tam güzel bir yer bulmuştuk ki kulağımıza "Alaska Frigo" sesleri geldi.Bunu Uğraş abi ısmarlıyordu her maçta.Şimdi bulunmaz oldular.Maç sonu tükürük köfteler ise dayı tarafından ısmarlanırdı.O sıcak buz gibi olan Frigo çabucak mideye indirildi.Şimdi bulunmaz oldu o dondurmalar.

Maça gidip oturan bi tip olamadım hiç bir yaşta.Her tezahürata eşlik ediyordum illa ki.Dayımın "otur oğlum maça sakla sesini" ikazına aldırış etmedim.Maç saati yaklaşıyordu artık.Hagi ilk kez Sami Yen!e çıkacaktı.Herkeste büyük bir heyecan vardı.Takım ısınmaya çıktığında ise büyük bir uğultu ve duman kapladı heryeri.Bütün tribünler yumruk şov için Hagi'yi çağırıyordu.Tabiki öncelik Kapalıdaydı her zamanki gibi.Sonrasında ise bize doğru koşuyordu Karpatların Maradonası.Bütün herkes ayaktaydı ve 3 kez şiddetle Oley Oley Oley sesleri inletti stadı.ısınma bitip içeri girildiğinde bile Hagi sesleri bitmemişti.

Maç başlamıştı artık.Sadece Hagi'yi izlediğimi hatırlıyorum başlarda.İlk yarı ortalarında bir frikik oldu.Ceza sahası yayının tam ortasından 5-6 m ilerideydi.Karpatların Maradonası topun başına geçti hemen.Kaleyi tam ortalamıştık bizde tribünde.hagi topa vurdu ve sol köşeye doğru falso alan top ağlarla buluştu.Stad yıkılıyordu Hagi ilk maçında gol atmıştı Sami Yen'de.Maç hakkında aklımda kalan başka bir ayrıntı yok zihnimde.Takım iyimiydi kötümüydü hiçbirşey gelmiyor aklıma.Yalnız devre arası soyunma odasına yönelen Şenol Güneşe sesimi duyurmak istediğimi hatırlıyorum.En ön sıraya kadar gitmişti Şenol Şenol diye bağırıyorduk bir kaç rahatsızla birlikte.Sonudna şenol Hoca'nı kulağına ulaşmıştık.Bir an bizim tarafa baktığını farkettim ve ömrüm boyunca utancını taşıyacağım bir hareket yaptım.Buradan kendisinden özür diliyorum.

Maç bitmişti ve dışarıda tükürük köfteler bizi bekliyordu.Birer yarım ve ayran mideye indirildi.O gün Hagi'nin serüveni başlamıştı..Ancak o günden tam 3 yıl sonra 17 Ağustos 1999 da o malum deprem oldu maalesef, ondan 9 ay sonra 17 Mayıs 2000 de ise Galatasaray Kopenhag'da UEFA kupasını havaya kaldırıyordu...

Pazartesi, Aralık 22

Unutamadığım Anlar - 1

1993 senesi Ağustos'un son haftası.Karne güzel gelmiş hediye olarak Mikasa bir top alınmış pederden.Her yaz yapılan klasik çay toplamı işlemi için köye gidilmiş ve nihayet sonunda İstanbul'a geri gelinmiştir.Köyde top tepecek düz arazi olmayışı nedeniyle getirilen Mikasa top sadece sektirme amaçlı kullanılmıştır.Yola çıkılmadan öncede güzelce silinip torbaya konulmuştur.Sabaha karşı eve gelindiğinden güzel bi uyku çekilmiştir.

Öğlen olduğunda evin karşısında parkta bulunan telle çevrili sahaya hücum edilmiştir.Orada bulunan aşağı mahallenin çocuklarını görünce bizim ekibi toplamaya gittim.Mahallede sanki herkes aynı sene çocuk yapmış.Bütün takım aynı yaşta ve aynı sınıftayız.Sadece bir sıradışı arkadaş var ayrı sınıfta olan.Çabucak 6 kişi oluyoruz ve maç teklifi yapmaya ben ve bir arkadaşım gidiyor.Mahalle maçına varmısınız arkadaşlar diyorum.Aşağı mahallede Murat ve ismini hatırlamadığım bir çocuk var bizimle aynı yaştalar ve ikizler.Aynı sınıftayız ama mahalle farklı olduğu için sınıf içinde rekabet had safhada.Teklifimiz büyük bir hırsla kabul ediliyor.Saha kenarında bulunan bizim takıma işareti çakıyorum ve anında içeri giriyorlar.

Maç başlıyor; gökten sanki ateş dökülüyor ama maça başlandı bir kere.Tabi kurallar maç öncesi belli oluyor.3 korner 1 penaltı kuralını asla kullanmadı bizim takım.Ama karşı taraf inat olsun diye bu kuralı istiyor.Karşılıklı direnmelerden sonra sadece bu maçta olacağı konusunda ikna ediliyoruz.7 devre 15 de biter olacak maç.Yetenek olarak bizim takım çok üstün ancak onların kalecisi Murat panter gibi geliyor bize.Birde Bıdık takma isimle bir çocuk var.Geçen sene taşınmış mahalleye.İsyan ediyoruz neden bizim tarafa taşınmadılar diye.Bizden iki yaş büyük ancak boyu çok kısa.Allah vergisi bi yeteneği var ki anlatılmaz.Sonraki yıllarda ikinci ligde oynadığını duyuyoruz.Neyse maç oynanıyor ve devre arasında bizim takımdakilerin evi yakın olduğu için sular oradan geliyor.Eve gidiyorum gizli gizli 1 şişe su ve bardağı kapıp çıkıyorum.Annemin terli terli soğuk su içme sesleri geliyor kulağıma çıkarken.Sular içiliyor ve maça devam ediliyor.Hatırladığım kadarıyla ilk devreyi mağlup bitiriyoruz.İkinci yarıda ise bizim takım içinde kavgalar başlıyor.Kaleci sorunu var bizim takımda.Herkes 2 şer gol kaleye geçiyor.Ben geçince her gelen gol oluyor bunu bilmelerine rağmen yinede sokuyorlar kaleye beni.Hayatım boyunca kalede olmaktan nefret ettim.Basit bir gol yiyorum ve laflar yağmur gibi yağıyor üstüme.Maçı 3 yada 4 farkla kaybediyoruz.Ölüm sessizliği çöküyor.Öğle vakti boş park rakibin sevinç sesleri ile yankılanıyor.Murat ve ikizi pis pis sırıtıyor bize.Okul başlasın sınıfta görürsünüz bakışı atıyoruz.Çünkü sınıfta ağırlık bizde oluyor.

Mağlubiyetin verdiği sinirle ufak bir toplantı yapıyoruz takım halinde.Herkes kendince bi suçlu arıyor.Aras'tan bi fikir çıkıyor bi anda.Hava çok güneşli bu maçı aksama doğru yapsaydık alırdık diyor.Herkes birleşiyor bu bahanede.Akşam bir maç yapalım şunlarla diye anlaşıyoruz.Rakibe bu teklifi götürme işi ben ve Aras'a düşüyor.Rakip biraz naza çektiktan sonra saat 6 için randevulaşıyoruz.Yine bizim sahada olacak ve 3 korner 1 penaltı kuralı olmayacak.5 te devre 10 da biter olacak bu sefer.İlk iş sabit bir kaleci tayin etmeye çalışıyorum hemen.Emre iri yapısıyla güçlü bir defans, Gökhan ise hızıyla bize çok yardımcı oluyor, Aras forvette yetenekli, Alper orta sahada iyi top çalıyor ve takımın tek solağı.Bende orta sahada iyi oynuyorum.Geriye Fırat kalıyor.Onunda kaleciliği hepimizden iyi ve ortada oynayınca sadece iyi kafa ve sut çekiyor.Fırat'ada durumun ciddiyeti anlatılıyor hemen.Kabul ediyor kaleye geçmeyi ve akşam 5 için anlaşıyoruz takım olarak.Mikasa topumla birlikte eve yemek yemeye gidiyorum.Tabi yanımda su şişesi ve çamurlu el izleri olan bardakla.

Saat 6 oluyor artık.Büyük bir hırs mevcut iki takımdada.Bıdığı tutma görevi Emre'ye veriliyor.Civa gibi çocuk ve genelde bizden büyüklerle maç oynuyor.Maç başlıyor karşılıklı goller atılıyor.Bu sefer daha güzel oynuyoruz.Aras ve ben gol yükünü çekiyoruz.8-7 mağlup durumdayız.Alper sol ayağıyla enteresan bir vole ile gol atıyor.O kadar çok seviniyoruz ki partaki herkes sahaya bakmak zorunda kalıyor.Sonrasında bir gol daha atıyoruz artık zafere tek gol kalıyor.Ancak Bıdık boncuk dizer gibi bizi geçiyor ve boş kaleye golü attırıyor.Sonrasında atanın galip geleceği kararı çıkıyor.Sağdan Gökhan ortayı kesti Aras topa sert vurdu top kaleciden döndü ve benim arkama düştü.Kaleci diğer köşede olduğu için bende golü kolay atacağımı düşünmeye başladım anında.Arkama dönerek topu kaleye yollayacaktım.Ancak galibiyete gitmenin verdiği coşkuyla topa olanca gücümle vurmak istedim.Topa dönerek vurduğum topun çok farklı şekilde telleride aşarak dışarı gittiğini görünce yıkıldım.Kalkıp hırsla geriye doğru koştum.Kimse hayıflanamadı hırsımı görünce.Sonrasında bir korner oldu.Ben sürekli ön direkte duruyorum kornerlerde.Bıdık korneri ve bütün duran topları kullanan oyuncu.Ceza sahasında biriyle göz işareti yapıyor.Topu ona atacağını anlıyorum.Fazla belli etmeden kendimi o yöne atılmaya hazırlıyorum.Bıdık topa vuruyor ve ben fırlıyorum.Vurduğu anda o topa doğru hışımla gidiyorum.Bir yandanda topu kapıp rakip kaleye koşmayı tasarlıyorum.Ancak o anki hırs ile top iki bacağımın arasından geçiyor ve rakibin önüne geliyor.Gelişine yapılan sert bir vuruşla top kalecimiz Fırat'ın ellerine çarparak tellerle buluşuyor.İşte o an bütün takım Fırat'a yükleniyor nasıl yersin gibi söyleniyorlar.Ancak bilmiyorlar ki o hata benim hatam.Basit bir topu tutamayıp golü yedik.

İşte o an sadece sustum ve kendime kızdım.Aradan yıllar geçmesine rağmen o mağlubiyeti unutamıyorum.Üstünden çok uzun zaman geçmiş olsada hala üzülüyorum o topu tutamadığım için...