Çarşamba, Mart 17

Romanista Bukowski Yazarıyla, Bloglar Hakkında Bir Söyleşi


Efenediiiiim.... epeydir gerçekleştirmeyi düşündüğümüz ve de zevkli olacağı kanaatine vardığımız bloglar hakkında bir röportajı en nihayetinde gerçekleştirebildik bugün... Romanista Bukowski yazarı Yağız bize sabırla içtenlikle ve özenle seçtiği cümleleriyle yardımcı oldu... bizce çok da güzel oldu; size de keyifli okumalar.... ve tekrar teşekkürler Yağız.... =)


Rovasata: Bize –seni- anlatır mısın? N’aparsın, nasıl vakit geçirirsin, internetle ve blog siteleriyle samimiyetin ne derecede?

Yağız: 1986’nın fevkalade soğuk geçen Kasım ayında, İstanbul’da doğdum. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi 3 farklı semtte bitirdikten sonra ÖSS tokadını yiyip yazılım geliştirme konusunda akademik eğitim almaya karar verdim. 3 yıl sürdürdüğüm bu mesleğimden erken soğuyanlardan oldum. Zira öldükten sonra pamuk yerine flash bellek takılacağını hissettim kendime. Baba mesleği gazetecilik hep ilgi alanımdı lakin peder bey beni o ortamdan hep uzak tuttu. Yine de bloglarla olsun, mesleki makalelerle olsun yazarlığa tutundum. Şu sıralar bir reklam ajansında sosyal medya ve metin yazarlığı üzerine çalışmalar yapıyorum. 2 adet blogum var. RomanistaBukowski’de 5 yılı aşkın zamandır futbol ağırlıklı olmak üzere güncel yazılar yazıyorum. GizlenenTarihimiz’de ise 2 tarihsever yazar arkadaşımla beraber bize okul kitaplarında öğretilmeyen veya esgeçilen konulara, kaynak göstererek değiniyorum. Vaktimin çoğu işle, açıktan aldığım üniversite eğitimime dair çalışmalarla ve bloglarımla geçiyor. Boş zamanlarımda ise tarih ve politika ağırlıklı olmak üzere kitap okuyorum, çeşitli araştırmalar yapıyorum, müzik dinliyorum ve dostlarımla eğleniyorum. Yakın bir zamanda ise ney eğitimi almak istiyorum. Bütün derdimi, kederimi ve hasretlerimi ney’e üfleyip giderme niyetindeyim. “Ney’in biricik sırrı hasrettir” der Ahmet Hamdi Tanpınar..

R: Bi blogun var mı? (varsa) Bi blog sitesi oluşturmandaki etken neydi? Yazı yazma ihtiyacı sana bir blog açtırmış olabilir mi; ya da ne dersin; sence insanın anlatacakları, içini dökecekleri doğru bir yer midir “Blog”? Yoksa kalem ve kağıt vazgeçilmezimdir diyenlerden misin?

Y: İlk soruda da söylediğim gibi 2 blogum var. Bu blogları oluşturmamdaki etken zaten blogların konusundan ibaret. Futbol ve tarihe olan düşkünlüğüm. Onun dışında eli kalem tutmayan, okuyup araştırmayan bir insanın blogu sadece popüler kültüre hizmet eder diye düşünüyorum. Yani maksat gülmek ve boş vakit geçirmek olur sadece. Vakitleri boş geçirmemek lazım. Özdemir Asaf “Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti yarın meçhuldür, o halde ömür dediğin bir gündür, o da bugündür” diyerek vaktin önemini açıklıyor aslında. Evet kalem ve kağıt vazgeçilmezimdir. En çok para harcadığım şeyler genelde kitap ve not defterleridir. Not tutmak lazım. Herşeyin. Sadece ay sonu faturalarının değil. Lakin derdi tasayı insanoğluyla paylaşmak için bloglar da güzel bir ortamdır. Samimiyet önemli. Yazar duygularını samimice paylaşırsa, içini o anda yaşadığı tüm hissiyatıyla dökerse, yorumcu da içtenliğini katarsa, o blog güzel bir “not defteri” olabilir.

R: Çoğu insandan şöyle bir duyum alıyoruz: “haber sitelerindeki ve gazetelerdeki monotonluktansa blog sitelerindeki eğlenceli yorumları okumayı yeğlerim!” elbette ki gazeteler önemlidir, haber akışı açısından…. Ancak bazı bloglarda da ilginç, çarpıcı, sıra dışı yorumlar okumuyor değiliz. Tercih eder misiniz siz de blog yorumlarını okumayı? Yoksa “yok arkadaş gazeteden şaşmayacaksın!” yorumu size daha mı yakın?

Y: Gazete elbette önemlidir. Kokusuyla, bazen çığlık çığlığa manşetleri bazen de tebessüm ettiren fotoğraflarıyla. Ancak bizler de “kendi gazetelerimizde” kendi haberlerimizi yazmak istiyoruz. Dolayısıyla işin içine kendimizi katıyor. Katmaya da hakkımız var çünkü biz de nefes alıyoruz. Bloglardaki yorumları okumak hem yazarın araştırma duygusunu hareketlendiriyor hem de haberlere olan analiz yeteneğini geliştiriyor. Az kitap okuyan veya az yazanlarında elbette dilbilgisine birşeyler katabiliyor. Tekdüzelik iyi değildir, bu yüzden blog ortamını iyi kullanmak gerek. Hem kendi adımıza hem de tekdüzelikten sıkılan ve farklı şeyler okumak isteyenler adına.

R: Ne kadar çok blog sitesi izliyorsun bilmiyoruz ama genelde bloglardaki kişisel yazılar, anlatılan özel hayatlar, aşklar, anneler-babalar, ve kullanılan samimi ve günlük bir dil daha fazla okuyucu çekmekte…. Kaliteli ve edebi yazılar yazan, genel manada hayatın içinden ciddi noktalar yakalayıp, ilginç ve sıra dışı yorumlar yazan bloglardansa ilk anlattığımız tarz rağbet görmekte! Bu konuda düşüncelerin neler?

Y: “Edebi yazacağım” diye blogunu veya yazısını Homerus’un mitolojik eserlerine çevirmeye çalışanlar var. Hiçbirşey kazanamazlar. Hepimiz bir hayatın içindeysek daha hayata dönük, daha realist birşeyler yazmalıyız. En önemlisi de samimiyet. Bir eli yağda öbür eli balda olup müthiş bir bunalımla yazı yazan arkadaşlar tanıyoruz. Ya bir hekime gözüksünler yahut ne kendilerini ne de okuyucularını kandırsınlar. İnsanların anlık vaziyetlerinden istifade edip işgüzarlık yapmak vakit hırsızlığıdır. Kişisel yazılar samimi olduğu sürece güzeldir. İnsan derdini döker ve çoğu zaman da dermanını bulur. Samimiyetsizlik yada bir dava uğruna yazmak çok çirkindir. Jean Baptiste şöyle söylüyor: “Yazmak; çoğu zaman kötü yola düşmek gibidir, önce kendin için sonra sevdiğin birkaç dostun için yazarsın. Sonra da bir bakmışsın ki para için yazıyorsun”. İşte bu tehlikelidir. Ben, Charles Bukowski’nin yazmakla ilgili söylemini kabul ediyor ve bu şevkle ilerlemeye gayret ediyorum. “Bazen seninle olanaksızlık arasındaki tek şeydir yazmak. Hiçbir kadının aşkı, hiçbir servet boy ölçüşemez onunla.” diyor üstad. Çok da güzel diyor.

R: Peki senin başarılı bir blogda bulmak istediğin, okumaktan hoşlanacağın özellikler var mı? Kısaca bize başarılı bir blog tanımı yapar mısın? Ve bizlere de bu sayede tüyolar vermiş olacaksın belki de. En beğendiğin ve her gün okumadan edemediğin bloglar hangileri?

Y: Okumaktan keyif aldığım çok sayıda blog var. Adlarını vermek istemiyorum. İhtiyaçları yok çünkü. Zaten bu blogların yazarlarıyla sürekli iletişim halinde oluyorum. Hep söylüyorum, bir blogun başarılı ve bol takipçiye uğraması için en önemli şey samimiyet. Bilgi ve güzel üslup da çok önemlidir. Adam dünyaları bilir ama iki cümle yazamaz. O hiç olmaz. Bilgi, üslup ve samimiyet. Blogları biryerlere getirecek olan 3 meşakkatli husus bunlardır. Ötesi lükse girer. Yani tasarımı bilen güzel tasarımlarla süsler, kimisi 3 dil biliyordur bol bol tercümeler yapar. Ama saydığım 3 husustan biri yoksa o lüks, bembeyaz duvardaki sıva çatlakları gibidir. Bir şekilde kapatmak lazımdır.

R: Takdir edersin ki; şöyle bir bloğumuza göz attığında bir futbol bloğu izlenimi veriyor olmamızla birlikte, aklımıza gelen her konuda fikrimizi söylüyoruz. Karışıklığımız aslında ekibimizden de geliyo. 3 canavar bi arada: Galatasaraylı, Beşiktaşlı(arada da sivassporu destekleyen bir Peykan ve bir Fenerbahçeli… sormak istediğimiz şu: “yazarlar bloglarında sadece bi konuya mı eğilmelidirler; futbolsa futbol, edebiyatsa edebiyat...gibi… Yani aksi olursa sence bu olumsuzluk teşkil eder mi?”

Y: Biz insanlar, yazdıklarını, fikirlerini yada diğer öğeleri kategorileştirmeyi çok severiz. Bu, düzen adına belki doğru. Ama sabit de kalmamak lazım. “Futbol blogu” dediğimiz bloglarda bir sinema eleştirisi, bir siyasi haber ya da gündelik hayatla ilgili birkaç kelam gördüğümüzde hemen “hedeften şaştı” gibi yorumlar üretmememiz gerekiyor. Burada bütün sorumluluk yazarda. Kimisi sadece bir konuda yazar, kimisi birçok konuda yazar. RomanistaBukowski’de şu anda toplam 4081 yazı var.Bu yazıların 2016’sına futbol etiketi koymuşum. Ayrıca 859’a yakında “futbol fotoğrafı” etiketli yazı var. Blogun ağırlığı futbol. Ancak diğer kategorilerde de mümkün olduğu kadar dolu dolu yazmak istiyorum. Dolayısıyla kişi istediği her konuda yazabilir, ama bir konuda ağırlığı olur ona biz karışamayız.

R: Peki son olarak; desteklediğin takım ve bu sene en çok oyunundan zevk aldığın takımı sormamızda bi sakınca yok sanırı. Takımın, beklentilerini karşılıyor mu bu sene?

Y: Galatasaraylıyım. Sezonun ilk yarısında, özellikle de ilk maçlarda çok heyecanlıydık. Hem keyif alıyorduk hem de 3 kupada iddialıydık. Şimdi tek kupada şansımız kaldı. Futbolumuz istikrarsız bir hale büründü. Sakatlıkları, cezaları ve transfer adaptasyonlarını tartışacak değilim. Neticede mazeret yerine alternatif üretmeliyiz toplum olarak. Oyunundan zevk aldığım bir takım ise gerçekten yok. Ligin ilk yarısında Bursaspor, şimdilerde ise Trabzonspor izlettirirken keyif veriyor. Galatasaray, önündeki 3 maçtan 9 puan çıkartırsa mutlaka şampiyon olacaktır diye düşünüyorum.

Bu güzel röportaj için teşekkür ediyor, tüm futbolseverlere ve blog yazarlarına güzel günler diliyorum.

R: Çok teşekkür ederiz güzel cevapların için, bloğumuz adına… =)

Hiç yorum yok: